Dora GÜNEL | Fotoğrafta Etik (34. Sayı)

Ben de birkaç söz etmek istiyorum fotoğrafta etik konusunda. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, kendi yaşadığım örnekleri anlatarak.

Büyülü Gerçekçilik akımından ünlü Fransız yazar Michel Tournier’in öyküsünde; bir turistin çektiği suretinin peşine düşen bedevinin hikâyesi yeterince etkilemiştir beni. Ödünç alınan suretlerin öncelikle sahibine verilmesi, rızası dışında, onu incitecek şekilde kullanılmaması yer etmiştir yaşamımda.

Başka etkileyenler de var elbette. Yukarıdaki prensipten yola çıkarak çektiğim fotoğrafları hep sahiplerine ilettim, iletemeyeceklerimi de söyledim, anlattım kendilerine. Önce diyalog kurulmasını önemli bulmuşumdur. Bir göz teması, bir küçük selam, bir çift söz yeni bir kapı açmıştır, yeni bir yolculuğa çıkarmıştır hep. Balat’ta eski mahalle yaşayanlarını fotoğraflamak üzere gezerken biri pencerenin dışında diğeri içinde iki kadın muhabbet halindeyken merhabalaştım onlarla. Mahalledeki dönüşümden, buraya rağbet eden yabancı uyruklulardan, eksiklerden konuştuk biraz. “Öyle güzel bir muhabbettesiniz ki, sizin fotoğrafınızı çekmek isterim” dedim. Karşı çıktılar, “olmaz!” dediler, “yabancılar buralarda çok dolaşırlar, zaman zaman da bizleri fotoğrafladıkları olur, bir hafta geçmez bir de bakarız fotoğraflar bize bir zarf içinde gelmiş. Sizin gibi makinelerini boynuna takmış arkadaşlarınız geliyorlar sürekli, çekip çekip gidiyorlar. Giderken de fotoğrafları istediğimizde, en kısa zamanda getireceğiz diyorlar. Sonra bekle ki gelsin.” Bu sözler birebir insan fotoğrafı üzerine çalışan fotoğrafçılar için gerçek bir şamardır. Sokaktaki kadın tarafından atılmış bir şamar. Ne diyebilirdim ki? Her “ama” ile başlayan cümle gibi, ama ben çektiğim fotoğrafları sahiplerine mutlaka iletirim dememin bir yararı var mıydı? Önce gidenlerin sonra gidenlere verdiği zarardı bu.

‘İçkalpakçı Çıkmazı’ adlı çalışmada tüm evlerde aile albümleri oluşmuştu bizim verdiğimiz fotoğraflardan. Bu çalışmadan tam on yıl sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Fotoğraf Kulübü’nün davetlisi olarak gerçekleştirdiğim fotoğraf atölyesi sırasında diğer atölyelerden birinden bir öğrenci arkadaş yanıma geldi: “Merhaba hocam” dedi, “geçenlerde arkadaşlarımla İçkalpakçı
Çıkmazı’na gitmiştik çekim için, orada yaşayanlar size çok selam söylediler, sayenizde çok rahat çekimler yaptık. Bize sizin on yıl önce çektiğiniz fotoğrafları gösterdiler.”

İçkalpakçı Çıkmazı’nda çalışırken bu çalışmanın bileşenlerinden sosyolog Gülay Kayacan’ın katkılarıyla birlikte İzzet Baysal Huzurevi’nde “Güz Gülleri” adlı çalışmayı gerçekleştiriyorduk. Çekimleri kolayca tamamladık. Sonuçlar istediğimiz gibiydi. Mesele bu çalışmayı kısa zamanda sergiye çevirmekti. Ardından da sergiyi farklı yerlere taşımaktı. Gülay da metinleri hazırladı, sergiyi destekleyecek her türlü malzemeyi de topladık. 2001’de yapıp bitirdiğimiz bu çalışmayı 2008 yılının Eylül Ayında sergileyebildik. Neden mi? Çok basit. Birincisi SHÇEK bu işe olur vermeliydi, ikincisi ya da daha önemlisi yaşamını huzurevinde sürdüren insanların ailelerinin oluru gerekliydi. Kendileri isteseler de, çünkü yaptıkları işi “Güz Gülleri”ni paylaşmayı çok istiyorlardı, yarın karşınıza çıkabilecek bir evlat, bir torun size hiç de etik olmayan bir iş yaptığınızı söyleyebilirdi. Biz tüm yollardan geçip tüm olurları alıp çalışmayı sergilediğimizde fotoğrafları çekilen insanlardan yalnızca ikisi sergiye gelebildiler kendilerine yeni katılanlarla birlikte. Çünkü, diğerleri artık hayatta değillerdi.

Eğer bir yaşam biçimi olarak fotoğrafı benimsemişseniz bu duruşu her alanda sergilemek durumundasınız. Sokaktaki insan, evdeki insan, sosyal yaşamdaki insan için ayrı davranamazsınız. Annemin hastalığı sürecinde fotoğraflarını çekiyordum. Bunları aynı zamanda bir proje olarak sergileyecektim. Kendisiyle konuştum. Bana kardeşlerimin yanında onay verdi. Zaman ilerledikçe hastalığıyla birlikte görüntüler de ağırlıklarını artırıyordu. Artık yataktan çıkamaz hale geldiğinde yine fotoğraflarını çekiyordum. “Teşekkür ederim” dedi ve öpücük gönderdi bana… “Biliyorsun” dedim, “devam edeceğim çalışmaya”, gülümsedi. “Devamını da çekeceğim ama, sonrasını da”, “Elbette!” dedi. Bu son konuşmamızdı onunla. Annemin ölümünün fotoğraflarını öncesi ve sonrasıyla izleyenlerin aynı sorularıyla karşılaştım: ”Kardeşlerin bir şey demediler mi?” Dediler, teşekkür ettiler…

Son çalışmam olan Unvansız’da yirmi farklı kişi ve ailesiyle kendi ortamlarında çalıştım. Bir arkadaşımın küçük kızı da bu çalışmanın vazgeçemeyeceğim parçalanmış aile fotoğrafının öznesini oluşturuyordu. Fotoğrafla gerçekten çok sıcak bir bağım olmuştu ve kullanmak için kendime karşı mücadele veriyordum. Vazgeçemedim. Arkadaşıma gittim ve “bu fotoğrafı kullanabilir miyim?” dedim. “Tabii ki, bunu sormana gerek yok” diye cevapladı. “Tamam” dedim, “emin olabilirsin, basına asla göndermeyeceğim, duyurularda kullanmayacağım, sergi alanının dışına çıkarmayacağım, bir de kitapta olacak”. Şaşırmıştı. “Senden ricam, lütfen bir de annesiyle konuşur musun bu konuyu, onun da onayı olmalı. Yarın dışarıdan çekim yapan birisi bu fotoğrafı kullanırsa verecek cevabımız olmalı”. Neden bu kadar hassaslaştığımı sordu. Yapılan araştırmalarda bu coğrafyada günlük çocuk istismarının neredeyse yüz civarında rakamlara ulaştığını bunun da gerçeğin neredeyse yüzde onuna karşılık geldiği, çoğunun aile içinde kapatıldığı konusunu anlattım ona. Dolayısıyla böyle bir durumda çocuk fotoğraflarının teşhiri hep kafamı kurcalıyordu. Sonra sosyal medyada oluşan, buluşan fotoğraf gruplarının çocuk fotoğrafları toplayarak sergiler açtıklarına tanık oldum, tüylerim diken diken oldu. Çocuk fotoğrafı çekilmeyecek mi? Elbette çekilecek. Ama, unutmamamız gerekir ki, onlara zarar getirmeden, onların haklarını koruyarak ve ailelerinin oluruyla.

En kolay fotoğraflardan birisi çocuk fotoğraflarıdır. Çocuklar sizi dünyanın her yerinde bulurlar ve fotoğraflarını çekmenizi isterler. Sevgi satın alırlar sizden verdikleri poz karşılığı. Bazı yerlerde hediyeler, bazı yerlerde para. Fas’ta çocuklar “bonbon, bonbon” diyerek peşinize düşerler, çünkü zamanında ülkeyi ziyaret eden Fransız turistler fotoğraf çekimleri karşılığında şeker vermişlerdir onlara. Mısır’da “bahşiş” derler. Bizde Kapadokya’da eskiden her tur otobüsü geçişte çocuklar yola ya da bir duvarın üzerine dizilir “na, na, na” ya da “şuu, şuu, şuu” diye karşılarlardı. Bilmedikleri dile bilmedikleri sözcüklerle seslenirlerdi.

Yetmişli yılların sonunda AFSAD’ın bir Kapadokya gezisindeki şu hikâyemi anlatmadan geçemeyeceğim. Gezi otobüsü durdu, dışarıda “na, na, na” diye karşılayan çocuklar otobüsün kapılarına koştu. Herkes fotoğraf makinelerini hazırladı “hücum!” emri beklercesine. Kapı açılmadan bir kadın arkadaşımız elindeki paketin kapağını açtı, merdivenlerden indi, kurabiye dolu kutuyu çocuklara uzattı ve deklanşörler…

Fotoğraf çekmek satın alınamaz, alınırsa fotoğraf olmaz.

Dora GÜNEL

Kontrast Sayı 34, Mart-Nisan 2013

Bizi paylaşın..