Cemal EMDEN | Söyleşi (29. Sayı)

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mimarlık okuduğunuzu ve daha sonra da profesyonel hayatınıza mimarlık yaparak başladığınızı biliyoruz. Mimari fotoğrafçılığa nasıl geçiş yaptınız?

Fotoğraf çekmeye aileden başladım. Babam eczadır aslında ama, fotoğrafla ciddi biçimde ilgilenmiştir… Kayseri’de fotoğraf dükkânı vardır. Ben ve kardeşim böyle bir aile şirketinin içinde yetiştik. Fotoğraf çekimleri, kimyasal banyolar, basım işleri vs. Benim yatağım karanlık odadaydı. Annemle babam karanlık odada çalışırdı geceleri, ben de onların yanında uyurdum. Böyle, aileden gelen bir ilgi var dolayısıyla. Babam kendi yaşıtı olan birçok fotoğrafçıyı da tanırdı. Bu fotoğrafçılar Anadolu’ya geldiklerinde bizde kalırlardı.

Bu fotoğrafçılar arasında hatırladığınız kimler vardı?

Örneğin Reha Günay, Gültekin Çizgen, Ara Güler… Bu fotoğrafçılar bize mutlaka uğrarlardı, bir takım fotoğraflar da isterlerdi. Babamın İstanbul’da açılmış sergileri vardır. Bu dünyanın içinde varoldum, büyüdüm.

Fotoğrafla kişisel olarak ne zaman ilgilenmeye başladınız?

Üniversitede mimarlık okumak istedim. İlk girişte sınavı kazanamadım, ikinci sene mimarlığa girdim. Bu zanaatın içinde olmanın ötesinde, benim kişisel olarak fotoğrafla uğraşmaya başlamam üniversiteye tekrar hazırlandığım o sene gerçekleşti. Hem üniversiteye hazırlanıyordum hem de fotoğrafın ne olduğuna dair yoğun bir arayış içindeydim. Birçok şey denedim. Örneğin; böcek fotoğraflarından Kayseri’nin geleneksel mimarisine kadar geniş bir konu aralığında yüzlerce fotoğraf çektim. Fotoğrafın bu çok farklı yönlerine dair edindiğim bilgi ile mimarlık okumaya başladım ve de çok doğal bir biçimde kendimi mimari fotoğraf alanı içinde buldum.

Öğrenciliğiniz sırasında ne gibi fotoğraf çalışmaları yaptınız?

Her yaz mutlaka bolca seyahat edip fotoğraf çektiğimi hatırlıyorum. Bugünkü gibi dijital teknolojiler de olmadığı için analog fotoğrafla uğraşmanın bir külfeti vardı. Buna rağmen orta veya büyük format teknik makineler götürür, sonra kendim baskı alır, üşenmeden uğraşırdım. Cep telefonuyla fotoğraf çekmeye benzemiyordu tabii… Fotoğraf çekmeye karşı bir açlığım vardı ve seyahatlerimin asıl hedefi bu açlığı gidermekti.

Profesyonel fotoğrafçılığa nasıl geçiş yaptınız?

Zaten üniversitede de fotoğrafla uğraştığım için hocalarımdan bazıları bana ödev veriyorlardı. Daha sonra hocalardan bir takım işler gelmeye başladı. Üniversiteden mezun olduğumda bir süre mimarlık yaptım, bu süre içinde de çok teknik olmakla beraber birçok mimari fotoğraf çektim. Kendimi tatmin etmek için değil, daha çok iş olarak çektim. Bir yandan kendim veya ailemle yaptığım seyahatlerde de fotoğraf çekmeye devam ediyordum. Tüm o ağır ekipmanı her yere taşıyorduk. Profesyonel mimari fotoğrafçılığa geçişimi esas belirleyen ve Türkiye çapında tanınan işler yapmaya başlamamı sağlayan olay 2000 yılında çıkarılan Koleksiyon Mimarlık Yıllığı oldu. Bu işi bana verdiler. Yıllıkta hatırladığım kadarıyla otuza yakın mimarın yapısı vardı ve bu mimarların çoğuyla tanışma fırsatım oldu. Bu mimarların işlerini çektim ve hepsi de fotoğraflardan çok memnun kaldı. Yıllığın yayınlanmasının ardından, bu iş aracılığı ile tanışmış olduğum ve daha sonradan tanıştığım birçok mimardan fotoğraf işi almaya başladım. Dolayısıyla, fotoğraf kariyerimi düşündüğümde; 1986 ile 2000 arasını hazırlık, 2000’den bu yana geçen süreyi de icraat dönemi olarak adlandırabilirim.

Mimarlarla çalışma süreçlerinizden biraz bahseder misiniz? Sizin belirlediğiniz daha tanımlı süreçler mi oluyor yoksa her mimarın kendine göre yönlendirdiği süreçler mi ortaya çıkıyor?

Benim en çok zevk aldığım şey zaten mimarlarla birlikte çalışmak. O yapıyı yapmış kişiyle birlikte o yapıyı fotoğraflamak, onun ne yaptığını bana anlatması, kendi diliyle ifade etmesi benim işime değer katıyor diye düşünüyorum. Fotoğraf kalitesi anlamında çıtayı yükseltiyor bu şekilde çalışmak. Ancak günümüz çalışma temposunda mimarlar buna her zaman fırsat bulamıyor. Bu fırsat yakalanamazsa da tercihim, yapılarını fotoğraflamaya gitmeden önce mimarla en az bir kere oturup konuşmak, ne yapmaya çalıştığını, tasarımında neleri hedeflediğini ondan bir kez dinlemek oluyor. Mimarlarla çalışmak bir iç mimarla ya da dekoratörle çalışmaktan farklı oluyor . İç mimarlar ya da dekoratörler daha çok detaylardan söz ediyorlar. Ondan çok zevk almıyorum açıkcası; daha genel, mekâna, kütle formuna dair fikirleri aktarmak ilgimi çekiyor.

Yabancı mimarlarla çalışma deneyimlerinizden de bahseder misiniz?

Son dönemde daha çok İspanyol, İtalyan mimarlarla çalışma fırsatı buldum. Örneğin Alberto Campo Baeza, Carlos Ferrater, Santiago Calatrava gibi mimarların yapılarını fotoğrafladım. İspanya’da aslında başka birçok mimarın işini de dolaylı olarak çektim, şöyle ki; Santiago de Compostela kentinin mimari dokusunu belgeledim ve bu işlerimden bir sergi açıldı. Bu sergideki tüm fotoğraflar bana aitti ve birçok ünlü İspanyol mimarın yapılarının fotoğraflarını içeriyordu. Her yapıya en az bir gün ayırarak gerçekleştirdiğim bir çalışmaydı bu. Yine İspanya’da, Akdeniz Roma mimarisi ile ilgili bir sergi açtım ki; bu benim en çok zevk aldığım işlerimden biri oldu. Akdeniz’e kıyısı olan birçok kentteki Roma mimarisini belgeledim ve çok hoş bir sergi oldu gerçekten. Roma S.P.Q.R. ismiyle açılan bu sergide Akdeniz’deki birçok müzeden Roma dönemine ait nesneler getirildi, fotoğraflar 6m’ye 18m gibi devasa boyutlarda basıldı. Sergi Madrid’de bir sarnıcın içinde açıldı ve mekân hiç aydınlatılmadan fotoğraflar arkadan aydınlatıldı, çok ilginç bir sergi tasarımı uygulandı. Daha yakın tarihte Roma Maxxi Müzesi’nde bir sergim açıldı, yine Campo Baeza’nın işleriyle ilgili.

Yapı endüstrisinde veya inşaat sektöründe yer alan kurumlarla çalışmalarınız, projeleriniz oluyor mu?

Zorlu Grubu ile yürütmekte olduğum farklı projeler var şu anda. Birkaç kitap hazırlığı içindeyiz. Bunların içinde en heyecan verici olanlarından birisi, şu anda yapımı süren Zorlu Center’ın inşaatında kullanılan en kaba malzemeden, en ufak detaya kadar tüm üretim sürecini belgeleyip bunu bir kitap haline getirme projesi. Kısacası, yapınının tüm endüstriyel sürecini, coğrafi dağılımla beraber ele alıp aktarmak istiyoruz. Bu sürece, çelik profillerin içinde kullanılan metallerin geldiği madendeki çalışmalarla, yürüyen merdiven gibi daha teknolojik elemanların üretimi giriyor. Tüm dünya coğrafyasına dağılan bu endüstriyel ağın fotoğraf kitabını yapmayı hedefliyoruz. Kitapta makaleler de olacak ancak asıl ağırlık görsel malzemede. Bir başka proje de bu inşaatın sürecini belgelemek. Bu aslında sadece inşaatın fiziksel sürecini belgelemenin ötesinde oradaki yaşantıyı, örneğin inşaat işçilerinin portrelerini ya da şantiyede yapılan grafitileri çekmek gibi işleri de kapsıyor.

Akademik kurumlarla ortak yürüttüğünüz çalışmalarınız olduğunu biliyoruz. Bu tip çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Mimarlarla çalışmak beni ne kadar tatmin ediyorsa akademi ile yaptığım çalışmalar da o kadar tatmin ediyor, heyecanlandırıyor diyebilirim. Benim için bir eğitim süreci oluyor bu tip çalışmalar; öğrendiğimi görselleştirmeye dayalı süreçler… Örneğin, Doğan Kuban’la birlikte gerçekleştirdiğimiz Cennetin Kapıları adlı sergi ve kitapta, Divriği Ulu Camisi’nin kapıları üzerindeki üç boyutlu bezeme öğelerini nasıl en iyi biçimde ifade edebiliriz sorusunu araştırdık. Bu çalışmayı, caminin cephesine iskele kurarak ve ayrıca itfaiye merdiveninden faydalanarak, gece yapay aydınlatma altında gerçekleştirdik. Bu yapay ışık altında her bir bezeme öğesinin üç boyutluluğunu ortaya çıkartarak fotoğrafladık. Bu güne kadar yapılan tüm çalışmalarda o iki kapı; Cennetin Kapıları, mevcut gün ışığında fotoğraflandığı için üç boyutlulukları yeterince ortaya çıkmamıştı. Yapay aydınlatma, bu öğelerin üç boyutluluğunu abartarak, güçlendirerek ortaya çıkartmamıza imkân tanıdı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi ve Mimari Tasarım Yüksek Lisans programı ile düzenli olarak yürüttüğünüz projeleriniz var. Bu projeler içinde yakın dönemde gerçekleştirdiğiniz birkaçından söz edebilir misiniz?

Bilgi’de yüksek lisans programının kurucusu ve Mimarlık Fakültesi dekanı İhsan Bilgin benim Yıldız Teknik’te hocamdı. İhsan Hoca aracılığı ile başladım Bilgi’yle gerçekleştirdiğim çalışmalara. Çeşitli dünya metropollerine birçok gezi yaptık, yüksek lisans programı kapsamında. Viyana’ya, Chicago’ya, Londra’ya ve başka bir takım büyük kentlere gittik. Bunların sergilerini ve kitaplarını yaptık. En son çalışmamız ise Le Corbusier üzerine bir proje oldu. Le Corbusier’nin Doğu Gezisi’nin 100. yıldönümü nedeniyle Bilgi Mimarlık ve Le Corbusier Vakfı’nın ortaklaşa düzenlediği bir konferansın yan etkinliği olarak bir fotoğraf sergisi açtık. Le Corbusier’nin 40’dan fazla yapısını fotoğrafladım sergi için.

Fotoğraflanacak yapılar neye göre seçildi, seçki nasıl biçimlendi?

İlk başta çok daha sınırlı sayıda yapıyı fotoğraflamak üzere yola çıktık, 10-12 yapıdan bahsediyorduk. Ancak proje, Kale Grubu’nun da desteği ile somutlaşınca, Le Corbusier’nin kariyerinde çok önemli bir yer tutan Hindistan’daki yapılarını, Fransa, İsviçre ve Almanya’daki birçok yapısını da listeye alarak 40 küsur yapıyı fotoğraflamaya karar verdik. Sonuçta, mimarın Amerika ve Kuzey Afrika’daki bazı yapıları hariç tüm yapıtlarını yeni bir bakışla belgelemiş olduk.

Le Corbusier gibi çok tanınmış ve yapıları birçok kere fotoğraflanmış bir mimar üzerine çalışmak nasıl bir deneyim oldu?

Le Corbusier projesi ciddi bir performans işiydi benim için. 1910’ların sonundan 1960’lara kadar yapı yapmış ve yapıları yüzlerce kez fotoğraflanmış, basılmış bir mimar var ortada. Ne gerek var tekrar çekmeye, ne anlamı var böyle bir çalışmanın diye düşünüyor insan ilk başta. Ben bu konuda çok iddialı olduğumdan değil ama, böyle bir çalışmayı gerçekleştirmek isteyen her mimari fotoğrafçının söyleyebileceği yeni bir söz olduğunu düşündüm ve buna inandım. Bu yapılara halen farklı biçimlerde bakılabileceğini, bu bakışın görselleştirilebileceğini düşündük ve bunun da iyi bir biçimde ifade ettik bence. Sergiye verilen tepkiler de bunu başardığımızı gösterdi bize.

Çok farklı coğrafyalarda ve uzun bir zaman aralığına yayılan işleri var Le Corbusier’nin. Bu farklı bağlam ve nitelikteki yapıların sizde bıraktığı izlenimlerden bahseder misiniz?

Le Corbusier’nin yapılarını fotoğraflamak başka birşey, kariyerinin sürecini hissetmek, farklı dönemlerine ait yapılarını gezip deneyimleyebilmek başka. Bu ikincisi, her mimarın yapmak isteyeceği birşey ve ben öncelikle bunu yaptığım için çok memnunum. Bu yapıları fotoğraflamak da mimari fotoğrafçıların çok arzu edeceği bir iş tabii. Bu ikisi birleşince çok özel bir deneyim oldu benim için. Le Corbusier’nin kariyeri içindeki değişimi görmek bence bu deneyimin en önemli ve ilginç yanı. Hindistan’daki yapısı çok muhteşem, çok etkileyici olabilir ya da Fransa’daki yapıları çok etkileyici gelebilir ama, asıl ilginç olan, bütün bu kariyer sürecini kısa bir zaman içinde, ardı ardına deneyimlemek, algılamaktı benim için. Bunu ben başka projelerde de yaşadım aslında. Örneğin, yine Doğan Kuban’la çalıştığım Osmanlı Mimarisi kitabında, Osmanlı’nın tüm mimari üretimini kısa bir süre içinde belgeleyip fotoğrafladığımda, bütün o düzeni, gelişimi, dönüşümü daha derin biçimde algıladım. Bu çok özel bir deneyim gerçekten.

Mimari fotoğrafçılığa dair genel bir felsefeniz var mı? Örneğin Ezra Stoller, “iyi mimari fotoğraf, mimarın fikrini anlatan fotoğraftır” der. Siz de böyle mi düşünüyorsunuz yoksa fotoğraf, mimarın aklında olmayan bambaşka anlamlar da üretebilir mi?

Ezra Stoller’a katılıyorum ama, bir yandan da fotoğrafçı ne yaparsa yapsın bir yorum katıyor. Sonuçta Le Corbusier projesinde olduğu gibi, daha önce yapılmış birşeyi tekrar yapmak istemenin arkasında farklı bir yorum ortaya koyulabileceği düşüncesi var. Ben aslında klasik mimari fotoğrafçılık dilini kullanıyorum. Bu da daha çok, teknik resim kuralları içinde hareket etmek anlamına geliyor. Perspektif, plan, kesit görünüş mantığını yansıtmak demek oluyor büyük ölçüde. Bu temel mimari verileri ürettikten sonra onun üzerine bir söz söyleme çabasına giriyorum. Sanırım mimarlık formasyonundan gelmemin doğal bir sonucu bu.

Söyleşi: Burcu KÜTÜKÇÜOĞLU

 

Kontrast Sayı 29, Mayıs-Haziran 2012