Şule TÜZÜL | Görüntüden Metne (51. Sayı)

KİMSESİZ KALMIŞ BİR FOTOĞRAFI SAHİPLENMEYE ÇALIŞAN BİR HİKAYE

Fotoğraf, Cengiz Engin’e ait aile albümünden alınmıştır.

Komodinin üzerinde duran fotoğrafa bakıyor sürekli. Yıllar önceki kendine. Yorgun. Günleri sayılı. Odasına girip çıkanlar üzgün. O ise memnun. Çok memnun. Yıllar öncesindeki o akşamı ve ertesi günü, tüm ayrıntıları ile hatırlıyor.

Fotoğrafçı sabah kapıyı çaldığında, içinde akşamdan kalma, tazeliğini koruyan duygularla kapıya yönelmişti. Pek uyumamıştı. İçindeki histen emin değildi. Kendini bildi bileli içinde, derinde bir yerde varlığını sürdüren ama sözcüklere dökülemeyenlerin, gerçek yaşamda karşılığını bulmasından kaynaklanan, tanımsız, sözcüksüz, hoş bir duygu.

Hep mutluydu, mutsuz bir yaşamı hiç olmadı. Özgürüm diyemezdi, bir kadın için özgürlükten bahsetmek ne kadar anlamlı ise o kadar özgürdü işte. Eğitimli ve açık fikirli bir aileye doğmanın getirdiği kolaylıklar… Ne istedi ise yaşadı, elde etti. Yine de içinde bir yerde tarifi mümkün olmayan bir şeyler vardı; bir boşluk, tamamlanmayan bir eksiklik.

Akşam katıldığı davette karşılaştığı fotoğrafçı o boşluğa dokunmuştu.

Her ortamda dikkat çeken bir kadın olduğunun farkındaydı, bir fotoğrafçı için elbette bulunmaz bir fırsattı. Bu coğrafyada fotoğrafını çekebileceği kendisi gibi kaç kadın bulabilirdi ki…

Tam yavan ve sıradan bir sohbetin ortasında soruvermişti fotoğrafçı. Fikir çok hoşuna gitmişti. İçindeki boşluk kendini ilk o zaman hissettirmişti işte. O güne kadar hiç fotoğrafı olmamıştı ve bir fotoğrafta var olma fikri harikaydı. Deneyimin kendisinden çok sonuçları heyecan veriyordu ona. Bir fotoğrafın içinde olmak. Sonsuza kadar orada var olmak. Tanıdığı ya da tanımadığı yüzlerce belki binlerce gözün bakışlarını üstünde hissetmek. Şimdi ve sonsuza kadar. O bakışlar hiç bitmeyecekti. Kendisi öldükten sonra da birileri hep ona bakacaktı. O güne kadar duymadığı derin bir haz duydu içinde. Yaşadığı tüm aşklardan daha derin bir haz.

Fotoğrafçının stüdyosuna gittiklerinde karşılaştığı manzaranın yapaylığı onu gülümsetti. Pek çok çekimde kullanıldığı belli eşyalarla doluydu oda. Üzerinde iğreti duran bir nargile, iskambil kağıtları, boynunda altınlar. Umursamadı. İşte; tüm varlığı ile fotoğrafın içindeydi, ben burdayım, diyordu. Ben burdayım… Bundan daha güzel bir duygu olamazdı. Zaman, içinde bulunduğu bu mekanda, bu gerçeklikte, içine dolan nefeste değil, fotoğrafın içindeydi. Kendi varlığını bu kadar derinde hissetmekten başka bir şey hissetmedi çekim boyunca.

Sonra, yıllar boyunca, başka fotoğraflar da çektirdi. Ama bu başka. İlk aşk gibi. Siyah kalın bir çerçevenin içinde duran kendine bakıyor şimdi. İçindeki boşluğu dolduran, eksikliği gideren o haz hiç gitmedi, hep orada, derinde varlığını korudu. Kendine, fotoğraftaki yüzüne bakıyor, tüm tükenmişliğine rağmen, içi kıvançla doluyor. Biliyor; fotoğraf var oldukça o da var olacak. Hiç bilmediği insanlar ona bakmaya devam edecek. Kendisine dair konuşacaklar, yazacaklar, hikayeler uyduracaklar, tanıdıklarına benzetecekler, hoşlanacaklar, ya da hoşlanmayacaklar. Ne fark eder. O hep aynı şeyi söyleyecek: Ben burdayım… Ben burdayım… Ben burdayım…