Roni MARGULIES | Klişe ve Keşmekeş (53. Sayı)

 

 

Türkiye, klişelerle resmedilmeye acımasızca açık bir ülkedir. Kısmen, coğrafî açıdan bulunduğu yer nedeniyle. Kısmen, Batı’nın gözünde temsil ettikleri nedeniyle. Kısmen de, hem doğasının hem insan eserlerinin çarpıcı, büyüleyici güzelliği nedeniyle.

Bulunduğu yer Türkiye’yi, basitçe, “iki kıta arasındaki köprü” kılar; temsil ettikleri en beylik ve yaygın ifadesiyle, “Doğu ile Batı arasında ama Batı’dan ziyade Doğu’ya yakın bir köprü”den ibaret hâle getirir. Ve güzelliği nedeniyle Türkiye cansız, 8 x 12 cm boyutlarında bir çerçeveye tıkılıp kalmış renkli bir kartpostala dönüşür.

İstanbul’da film veya fotoğraf çeken pek az Avrupalı sanatçı, Sultanahmet Camii’nin altı inaresinin ardından batan ve kırmızının sayısız tonuyla gökyüzüne kanayan güneş imgesini görmezlikten gelmeyi becerebilmiştir. Türkiye’de geçen bir roman veya öykü yazan pek az yazar Boğaz’ın sularında, Asya ile Avrupa arasında bir vapurda geçen ve dolayısıyla derin simgesel anlamlarla yüklü bir sahne yazmanın cazibesine karşı direnebilmiştir. Böylesi bir film, fotoğraf veya öykünün Batılı tüketicisi klişeyi, stenografik bir işaret gibi, derhal tanır, anlam yüklerini algılar, tatmin olur ve geçer.

Oysa Türkiye, malumu ilan etmeye gerek yok herhalde ama, ne köprüdür, ne de kartpostal; indirgenmesi ve özetlenmesi olanaksız bir insanlık karmaşasıdır. Belki renkleri bazı başka yerlerden biraz daha cümbüşlü, belki tanımlanması bazılarından biraz daha zor, kuşkusuz kendi özgüllüklerine, özgün tuhaflıklarına ve kaprisli farklılıklarına sahip, ama son tahlilde, tüm diğerlerine önemli ölçüde benzeyen bir karmaşadır.

İnsan beyni karmaşayı sevmez. Hayatta kalmak, üremek ve genlerini bir sonraki kuşağa aktarmak için dünyayı ve karmaşayı basitçe algılamak, anlamlandırmak ve anlamak gerekir. Beyinlerimiz bunu yapmak üzere evrimleşmiştir. Bunu yapabilen beyinleri üreten genlerin sahipleri yaşamış ve üremiştir. Yapamayanlar kılıç dişli kaplanlara yem olmuş ve insanlığın gen havuzundan çekilmiştir.

Bu nedenle, sanatçının ayırmak, süzmek, azaltmak ve evreni sıkıp kusursuz, yusyuvarlak bir küre haline getirmek ihtiyacı kaçınılmaz ve anlaşılırdır. Sanatçının işi tam da budur zaten, sanat tam da budur.

Hayat, bir yün yumağı gibi yapısız ve tesadüfî ve anlamsızdır. Bütünleştirici bir ana teması yoktur. Ne simetri, ne kafiye, ne kurgu, ne estetik kuralları vardır. Ne mantık, ne de sebep. Beyinlerimizin aradığı tam da bunlardır oysa. Hayatın önemsiz bir rastlantıdan ibaret olması, kabullenilemez, dayanılamaz bir şeydir; anlamlandırmaya ve anlamaya çalışırız.

Sanatçının yaptığı, bize yardımcı olmaktır. Hayatı sonsuz ayrıntılarından arındırır, düzene sokar, anlam verir. Hayat gibi, bir film, roman veya fotoğraf da irili ufaklı tesadüfler, paralellikler, işaretler ve ayrıntılarla doludur. Ama hayatın aksine, film, roman veya fotoğrafta bunlar bir yere çıkar, bir bütünlük oluşturur; bütünün içinde bir yerleri ve bir işlevleri vardır, bir amaca hizmet ederler. Zayıf ve titrek bir ışık da olsa, bir şeylere ışık tutarlar; kısa bir an için ve el yordamıyla da olsa, bir şeyi yeni veya farklı bir şekilde algılayabilmemizi sağlarlar.

Hayat ise, çok kötü ve çok geveze bir roman gibidir. Aklına gelen olur olmaz her şeyi kağıda döken, ayırmadan, elekten geçirmeden döken bir yazarın yazdığı roman gibi; büyük ölçüde sıkıcı olan, sadece yer yer heyecanlı ve renkli kısa sahneler içeren ve genel olarak pek de ilginç olmayan bir roman gibi. İrili ufaklı tesadüfler, paralellikler, işaretler ve ayrıntılar boş, sığ ve çok zaman aptalca anlamsızlıklar olarak kalır, bir bütünlüğün içinde yerini almaz, bir anlam ifade etmez.

Sanat bu keşmekeşin içindeki görünmez izleri sürer. İz olmayan yerde, olduğuna inandırır bizi. Hayat denilen anlamsız keşmekeşin anlamlı olduğunu zannetmemize yardımcı olur.

Bu, sanatın yaptığı. İyi sanat bunu ikna edici bir şekilde yapar, yalan söylemez, hayatın karmaşa ve keşmekeşini yadsımaz. Buna hiçbirimizin itirazı olamaz. Aksine.

Kötü sanat ise, işin kolayına kaçar, dünyanın karmaşıklığını tümüyle yok sayar ve dolayısıyla klişelerle yetinir.

Aynı şeyi, aynı temel nedenlerle, gündelik hayatta dünyayı, hayatı ve toplumu anlamaya çalışan insan da yapar. Başına gelenleri, olup bitenleri, ne yapması, nasıl yapması gerektiğini anlamakta zorlanır çok zaman, sanki her şey başka bir yerde kendisine danışmadan ve haber bile vermeden kararlaştırılıyormuş gibidir. Komplo teorileri bu nedenle çok caziptir. Açıklanamaz şeylerin basit bir açıklamasını sunarlar. Klişeler ve stereotipler de öyle.

Avrupalı Türk’e bakar, yoksul, pejmürde, geri, asık suratlı bir çocuk “görür”.

Türk Yahudi’ye bakar, sadaka verirken eli titreyen, cimri, büyük burunlu bir adam “görür”.

Ve ikisi de zararlı çıkar. Hiçbir şey görememişlerdir çünkü. Hiçbir şey anlayamamışlardır.