Özgür YILDIRIM | Yiye Yiye Bitiremediğimiz Miras: Atatürk Orman Çiftliği (37. Sayı)

Bir süredir Anadolu Bulvarı ile İstanbul Yolu kavşağına yaklaşırken doğuya doğru bakınca içim daralıyor, yüreğim yanıyor. Bana miras kalan bir arazinin son yağmalanışını görüyorum.
Evet orası size, bana, hepimize miras kaldı. Çok ileri görüşlü bir yakınımızdan…

Yine yakın zamanda, AOÇ arazisi içinde Sakıp Sabancı Bulvarı’nın kuzeyinde yer alan kayalık tepe binlerce kamyonun taşıdığı hafriyat atıklarıyla doldurulurken aynı duyguları yaşamıştım. Sonraları, daha önce yol üzerindeki sokak lambalarına tünerken gördüğüm ama bir türlü fotoğrafını çekmeyi başaramadığım kızıl şahini de göremez oldum. Olasılıkla, onun yuvası da toprak altında kaldı.

Siz şahini görmüş müydünüz? Peki o tepe hiç dikkatinizi çekmiş miydi?

Atatürk’ün 1925 yılında, 20 bin dekarlık bir alanda kurmaya başladığı ve zaman içinde hızla büyüttüğü çiftlik arazisi, 1937 yılında Hazine’ye bağışlandığında 56 bin dekara ulaşmıştı. Atatürk’ün ölümünden sonra ise toplam alanının %42’si Orduevi, Devlet Mezarlığı, Çimento Fabrikası gibi kurum ve kuruluşlara tahsis edilmiş.
Bu tahsislerin en çarpıcı olanı ise, önce Gazi Üniversitesi’ne, sonra Üniversite tarafından TOKİ’ye devredilen ve bugün Amerikan Büyükelçiliği’ne satılması gündemde olan arazi.

Gelişmiş ülkelerdeki büyük şehirlere gidip şehir ortasında, insanların hoşça vakit geçirip spor yaptıkları koca parkları görüp de iç çekmeyen var mıdır aramızda? Oysa zamanında AOÇ, amaca uygun ve etkin biçimde halkın kullanımına sunulmuş olsaydı belki bu kadar sahipsiz kalmazdı.

Türkiye’nin ilk Hayvanat Bahçesi, Atatürk’ün doğduğu evin tıpkı yapımı, tarihi Gazi Tren İstasyonu, Karadeniz Havuzu, Devlet Mezarlığı, AOÇ Müze ve Sergi Salonu, gezilecek yerleri ve piknik alanları, kafeteryalar, büfeler, çay bahçeleri, mesire yerleriyle AOÇ, Ankaralıların en önemli vazgeçilmezlerinden iken bugün kaç Ankaralının bu durumdan haberi var ve kaçı bu önemli yeşil alana sahip çıkıyor?

Unutulmamalıdır ki “sahipsiz kalan” yeşil alanlar her zaman kapitalizmin iştahını kabartır.

Peki, hiçbir şey yapılmadan, şu anki haliyle mi kalsın?

AOÇ, Atatürk’ün vasiyetine göre, halkındır. Ne var ki, AOÇ zaten yıllar önce ne yazık ki halktan koparıldı.
Yakın zamana kadar Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla tescilli “1. Derece Tarihi ve Doğal Sit Alanı” olan AOÇ’nin, sit derecesinin 1’den 3’e düşürülerek yapılaşmaya açılması ve ayrıca planlama yetkisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne devredilmesi ile Ankara’nın bu en büyük yeşil alanının Ankaralılara tamamen kapanması gündeme geldi. Geniş bir alanda inşaatı süren Başbakanlık Sarayı’nın açılışından sonra muhtemeldir ki, güvenlik sebebiyle halk zaten buralara giremeyecek. Artık Marmara Havuzu’nu göremez, Karadeniz Havuzu’nda yüzemezsiniz. Piknik yapacak yeri de kalmadı. İçinden sekiz şeritli bir otoban geçirildi. Mevcut hayvanat bahçesinin yerine yapılmakta olan temalı safari park, her ne kadar kamuya açık bir alan gibi görünse de bu projenin de diğerleri gibi meslek odalarının denetimi ve kamuoyunun gözlerinden uzak yürütülmesi kaygıları arttırıyor.

Ankara’ya gelen yerli ve yabancı ziyaretçilerim gezilecek yerleri sorduğunda “AOÇ” demeyi çok isterdim.
Tıpkı Central Park’ı gezmeden New York’u gezmiş olmayacağınız gibi. Devasa büyüklükteki yeşil alanlarıyla Ankara’nın ve Ankaralıların biraz olsun nefes alabilecekleri bir mekan olabilirdi.

Ankara’nın merkezinde muhteşem bir park (içinde mutlak roller coaster olması gerekmiyor) yaratılabilir, artık dünyada birçok şehirde yaygınlaşan kent tarımının en iyi örnekleri sergilenebilirdi. Ankara tükettiği gıdanın yalnızca %5’ini üretirken, bu oran daha yukarı çekilebilir ve neden olduğumuz karbon emisyonu bir nebze olsun azaltılabilirdi. Şimdilerde AOÇ markalı süt ürünleri için bile, birçok yerden süt temin edildiğini duyuyoruz.

Bunlar, hem bir vasiyetin gereğini yerine getirme, hem de yaşadığımız şehri daha yaşanabilir kılmak için gerekliydi. Gezi Parkı’nın onlarca katı büyüklüğünde ve simgesel bir alanın sessiz sedasız elden çıkarılışına dur demek gerekmiyor mu?

Hani artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı..?

Kontrast Sayı 37, Eylül-Ekim 2013

Özgür YILDIRIM