Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e Gayrimüslim Fotoğrafçılar | Doç. Dr. Zuhal ÖZEL

Fotoğrafın icadı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat Fermanı’nın yayınlandığı yıllara rast gelmekteydi. 1840’lı yılların başında Batılı seyyah, bilim adamı ve oryantalistler, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere Anadolu topraklarına gelmeye başlamış, çeşitli konularda araştırma ve incelemeler yaparak gezmiş, toplumun giyim tarzını, sokak yaşamını, din adamlarını, mimarisini ve arkeolojik alanlarını fotoğraflayarak günümüze kadar ulaşmasını sağlamışlardı. Frédéric Goupil Fesquet, Joseph-Philibert Girault de Prangey, Kompa, Maxime du Camp, Francis Frith gibi gezgin fotoğrafçılar tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na giren ve tanıtılan fotoğraf, kısa zaman içerisinde resim ve sanatla ilgilenen gayrimüslimler arasında popüler bir uğraş haline geldi.

Dönemin padişahları Abdülaziz ve II. Abdülhamid’in kendi fotoğraflarını çektirmeleri, fotoğrafın özellikle İstanbul’da yaygınlaşmasını ve Müslüman halkın bu yeni icadı kabullenmesini hızlandırmıştı. Ancak, dini yasaklar nedeniyle Osmanlı’da daha çok Ermeni ve Rum fotoğrafçılar yetişmeye, 1850’li yıllardan itibaren de fotoğraf stüdyolarını açmaya başlamışlardı.

Osmanlı döneminin en önemli fotoğrafçılarından olan iki Ermeni kardeş Kevork ve Viçen, saray fotoğrafçısı Abdullah Biraderler (Frères) olarak Türk fotoğraf tarihine geçmişler. “Suret yasağının olduğu bir toplumda fotoğrafı kurmuş ve kabul ettirmişlerdi” (Atay 2002:855-856). İstanbul ve çevresinin yaşantısını, tarihi eser ve manzaralarını, mahalli kıyafetlerini, günlük yaşamdaki tipleri kendi dünyaları içinde gösteren fotoğrafları ile Abdullah Biraderler, stüdyo fotoğrafçılığının yanı sıra ün kazanmışlardı. Diğer saray fotoğrafçıları arasında Sébah & Joaillier, Febüs Efendi, Aşil Samancı, Gülmez Biraderler (Yervant, Artin, Kirkor) ilk dikkat çeken isimlerdir.

İmparatorluğun tebaasından olan Ermeniler, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Elazığ ve İstanbul’da daha çok eczacı ve kimyager olarak tanınmışlardı. Bu nedenle ilk bulunduğu yıllarda kimya bilgisi isteyen, dönemin fotoğrafçılığı Daguerreotype’a geçmeleri kolay olmuştu. Ayrıca Ermeniler, Venedik’teki Murad-Raphaelyan Okulu’nda sanat alanında eğitim görmüşlerdi. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde yaşayan Ermeni aileler de çocuklarını İstanbul’a meslek öğrenmeye göndermişlerdir. Bu gençler, o dönemlerde yeni açılmış Ermeni fotoğrafhanelerinde çırak olarak çalıştılar. Özellikle Abdullah Biradeler’in stüdyosunda yetişen pek çok öğrenci, fotoğrafçılığı hemen hemen bir Ermeni tekeli haline getirdiler (Özendes 1995:21). Abdullah Biraderler’in yanında yetişen dönemin ünlü fotoğrafçıları arasında Nikolai Andreomenos, “Phébus” adlı stüdyosu ile kendi ismi de Febüs Efendi olarak anılmaya başlayan Bogos Tarkulyan, Türkiye’de magazin fotoğrafçılığını başlatan, dergi ve gazeteler için fotoğraf çeken “Apollon” stüdyosunun sahibi Aşil Samancı bulunmaktaydı.

İstanbullu Ermenilerin, fotoğrafçılığın Anadolu’da yayılmasında önemli bir yeri vardır. 19. ve 20. yy.’ın Anadolu’ya ve dolayısıyla Ortadoğu’ya yayılmış Ermeni fotoğrafçıları arasında; Adana’da Kaspar Tütüncüyan, Ankara’da Mugamyan Biraderler, Amasya’da Ghazaros Kayıyan, Antep’te Salim Hatkayan, Beyrut’ta Varujan Setyant, Kayseri’de S. Istepanyan, Erzincan’da Himayak Askiyan, Kudüs’te Garabed Yazıyan, İzmir’de Mardiros Mavyan sayılabilenler arasında sadece bazılarıdır.

Osmanlı devrinde çekilen fotoğrafların dünyaya dağılmasında büyük rol oynayan isim ise, Max Fruchtermann olmuştur. 1867’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan İstanbul’a gelen Fruchtermann ilk Osmanlı kartpostal serisini Breslau’da bastırmıştır. Böylece, Osmanlı coğrafyasından panoramalar sunmanın ötesinde, gündelik yaşam, insan portreleri ve siyasi olaylar hakkında ipuçları sunan birer belge niteliğindeki kartpostalların serüveni başlamıştır. Bu zaman içerisinde milyonlarca kartpostal hazırlayan Fruchtermann, çoğunlukla Ermeni fotoğrafçılarla çalışmış, İstanbul’da Muradyan ve Misak Arabyan’ın, Anadolu’da ise elliye yakın fotoğrafçının editörlüğünü yapmıştır (Altıparmak 2009:3). İmparatorluğun fotoğrafçılarına teknik araç gereci sağlayan, fotoğrafın ticareti ile uğraşan, fotoğraf malzemeleri ithal eden Onnik Diraduryan, Karakaşyan Biraderler ve Nadir Fotoğrafhanesi’nin sahibi G. Papuçyan da bu dönemin tanınmış isimlerindendir. Osmanlı döneminde fotoğraf konusunda yayınlanan ilk kitap ise bir Ermeni olan Sarkis Torosyan’ın Risale-i Fotografya’sıdır. 1866 yılında basılan bu kitap Türkçe olmasına karşın Ermeni alfabesiyle kaleme alınmıştı.

Ermenilerden sonra fotoğrafa ilk ilgi gösteren tebaa Rumlar olmuştur. 19. yy.’ın sonlarına doğru bazı Levantenler de fotoğrafla ilgilenmeye başlamışlardı (Özendes 1995:21). Özellikle turistlerin ilgisini çeken, İstanbul kıyafetleri ve sokak satıcıları üzerine yoğunlaşan çalışmaları ile tanınan Rum asıllı Vassilaki Kargopoulo (1826-1886), Ermeni anne ve Suriye’den göç eden Katolik bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Pascal Sébah, usta tekniği ve kompozisyon anlayışı ile İstanbul’un o dönemde en güzel fotoğraflarını çeken İsveçli Guillaume Berggren (1920-1935) imparatorlukta açılan fotoğrafhane ve stüdyolara örnek verilebilir.

Pek çok ilke imza atan gayrimüslim fotoğrafçılara yönelik ilk yıkım, 1870 Péra yangınıdır. Valide Çeşme sokağındaki bir evde çıkan ve hızla Tarlabaşı istikametine yayılarak Péra’nın yarısının yıkımına yol açan bu yangın, başta Mihran İranyan, Karakaşyan Biraderler, Garabed Pabuçyan, Jules Derain, Rafael Nazaret olmak üzere birçok fotoğraf stüdyosunun da sonunu hazırlamıştı (Oryantalizmden Osmanlı Fotoğraf Sanatına: 2014:3).

Osmanlı İmparatorluğu, Ortadoğu ve Balkanlar’daki son imparatorluktu ve her imparatorluk gibi bünyesinde farklı kültürel gruplar barındırmış, bu çok kültürlülüğü tek bir potada eritme gayreti göstermemişti. Ancak, daha önceki İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı’da da gayrimüslimler Müslümanlardan daha aşağı bir statüde kalmalarına dikkat edilmek şartıyla padişahın tebaası olarak imparatorluk topraklarında yaşama hakkına sahip kılınmışlardı (Soykan 2000:4). Fransız İhtilâli (1789) ile ortaya çıkan milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da etkisini göstermiş, bu dalga ilk olarak başta Osmanlı tebaası Sırplar, Ermeniler ve Yunanlılar gibi gayrimüslimleri etkisi altına almaya başlamıştı. Bu süreci engellemek isteyen padişahlar çeşitli yenilik hareketlerine başvurmuşlar, dönemin siyasi ve ideolojik ortamına uyum sağlayarak yeni düşünsel yaklaşımlar ve hareketler geliştirmişlerdi. Bu ortamda imparatorluğu kurtarmak için öne çıkan hareketlerden ilki Osmanlıcılık’tı. Bu yönde atılan ilk adım, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, yani Tanzimat Fermanı’ydı. Bu ferman ile tüm tebaanın hukuk önünde eşitliği kabul edilmekteydi. Ancak eşitlik ilkesi pratikte belli bir ölçünün ötesinde hayata geçirilememişti. Tanzimat Fermanı’nı 1856’da Islahat Fermanı takip edecek, tebaanın vatandaşa dönüştürülmesi sürecinde önemli bir adım daha atılacaktı. Ancak bu yaklaşımlar hem Müslümanları, hem de gayrimüslimleri tatmin etmeyecekti.

  1. yy. Osmanlısında Batılılaşma çabası ve yaşanan reformların yanı sıra pek çok etken, beraberinde ekonomik düzende bozulmayı getirmişti. Bu dönem içerisinde “gayrimüslimlerin giderek zenginleşmesi, daha çok tarımla uğraşan Müslümanların dikkatini çekmiş ve yabancılara duyulan nefret yüzyıllardır bir arada yaşadıkları gayrimüslimleri de içine almıştı” (Aktoprak 2010:9). Gayrimüslim orta halli esnaf ve zanaatkârlar, dolayısıyla fotoğrafçılar da, gerek yükselen tansiyondan gerekse ekonomik sıkıntılardan dolayı bir bir doğdukları toprakları, vatanlarını bırakmak zorunda kalıyorlardı.

1900’lü yıllar gayrimüslim stüdyoların kapanmaya yüz tuttuğu yıllardı. 1870 yılında Péra’da bir stüdyo açan Gülmez Kardeşler de, pek çok fotoğrafçı gibi 1900’de stüdyolarını kapatmış, bütün fotoğraflarını Aşil Samancı’ya satmışlardı. Osmanlı Devleti’nde Müslüman fotoğrafçıların adlarını duyurmaları bu yıllara rastlamaktadır. Dinsel inançları nedeniyle Müslümanlar fotoğrafla fazla ilgilenmemişler ve ilk Türk fotoğrafhaneleri Girit, Selanik, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde açılmıştı. Hedef olarak Batı örneğini seçen Osmanlı aydınlarından oluşan Jön Türk’ler için hizmet eden Bahaeddin Bediz, II. Meşrutiyet’in ilanının ardından 1909 yılında İstanbul’a gelerek, Babıali’de “Resna Fotoğrafhanesi”ni açmıştı. Resna Fotoğrafhanesi’nin açıldığı yıllar, İttihat ve Terakki döneminin başladığı ve Türkçülük kavramının ortaya çıktığı yıllardı.

Osmanlı uyruğundaki azınlıklar, yabancı dil bilmeleri, Avrupa’ya gitme olanaklarının bulunması ve Avrupa kültürüyle aralarındaki bağlantı nedeniyle, ortaya çıkan yeniliklerden yerli halka nazaran daha çabuk haberdar oldular. Bu durum, ilk fotoğrafçıların çoğunluğunu, azınlıklara mensup kişilerin teşkil etmesinin nedenlerinden biriydi. Ama zamanla Türk fotoğrafçıları da bu sanatı icra etmeye başlamışlardı (Atay 2002:859). Bazı gayrimüslim fotoğrafçılar stüdyolarında, Müslüman-Türk fotoğrafçılar da çalıştırır ve yetiştirirlerdi.

Türk stüdyo fotoğrafçılarından Hasan Behçet, Sanayi Mektebi’ni bitirdikten sonra bir tanıdığı vasıtasıyla fotoğrafçı Garabed Kirkor Solakyan’ın yanında 1908’de çırak olarak işe başlamış, 1917’de Solakyan Usta’nın ölümüyle atölyeyi satın alıp adını Foto Hasan Behçet olarak değiştirmişti. 1917’de Konya’da açılan bu stüdyo halen Foto Hasan Behçet adıyla faaliyetini sürdürmektedir (Altıparmak 2009:4). Fahrettin Türkkan Paşa, İstanbul’da Harp Okulu’na devam ederken, Fransız mühendislerden, fotoğrafçılığı öğrenmişti. 1885’te henüz 17 yaşında iken, İstanbul ve çevresinin fotoğraflarını çekmeye başladı. Fotoğrafçılığını daha da ilerletmek için Febüs’ün stüdyosunda da çalıştı ve stüdyonun sahibi Bogos Tarkulyan’dan özel dersler aldı (Özendes 1995: 185-186). Arif Hikmet Koyunoğlu da Febüs Efendi’nin yanında çıraklık yapan Türk fotoğrafçılar arasındaydı.

Bu dönemde gelişen Türk ulusal kimliği, Osmanlı bünyesindeki diğer halkları ve özellikle gayrimüslimleri Türk varlığına yönelik önemli bir tehdit olarak algılamış, bu algılama, İttihatçıların Anadolu’yu Türk yurdu haline getirmek için attıkları önemli adımlardan biri olarak, 27 Mayıs 1915’te “Geçici Tehcir Yasası”nın çıkarılmasına neden olmuştu (Aktoprak 2010:12). İmparatorlukta fotoğrafın tanıtımı ve geliştirilmesi adına pek çok ilke imza atan Ermeni fotoğrafçıların en azından bir kısmının bu tehcir ile Osmanlı topraklarından ayrıldıkları düşünülmektedir. Bu fotoğrafçılar arasında ünlü saray fotoğrafçısı Papazyan Biraderler’in de (J.D. ve Mateos Papazyan) “Bab-ı Ali’deki Dahiliye Nezareti’nden Hudavendigar Vilayetine gönderilen 15 Ağustos 1915 tarihli, bir telgraf dolayısıyla, tehcire maruz kaldığı anlaşılmaktadır” (Altıparmak 2009:3). Ermeni Tehcirinin ardından Anadolu’dan gayrimüslimlerin ayrılması, 30 Ocak 1923’te Lozan’da Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine ilişkin sözleşme ile olmuştur. Bu sözleşme sonucunda, 1923 yılında, Türkiye›de yaşayan yaklaşık 1,5 milyon dolayında Rum göç etmek zorunda kalmıştı.

Kurtuluş Savaşı’nın ardından, sevinç ve hüznün birlikte yaşandığı yıllar gelmişti. İstanbul ve Anadolu’da büyük bir nüfus değişimi yaşanmış, ticaret ve sanayi durmuş, zenginliği sağlayan sermaye el değiştirmişti. Gayrimüslimlerin göç etmeleri nedeniyle birçok fotoğrafhane kapanarak, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda bu alanda bir boşluk oluşmuştu. Elbette hala mesleğine devam eden fotoğrafçılar vardı, ancak “1926’da çıkarılan 805 sayılı kanun ile iktisadi müesseselerde mecburi Türkçe kullanımı şart kılındı” (Aktoprak 2010:16). Bu dönemde fotoğraf stüdyolarının adı yavaş yavaş Türkçe olmaya başlıyordu. Sébah&Joaillier, Cumhuriyet dönemindeki yenilenme hareketlerine uyarak adını “Sabah”a dönüştürdü. Nikolai Andreomenos’un ölümünden sonra fotoğrafçılığa devam eden oğlu Tanaş Andreomenos da 1930 yılında stüdyonun adını “Foto Saray” olarak değiştirdi.

Fotoğraf ülkemizde etkin bir iletişim aracı olmaya Cumhuriyet dönemi ile başlamıştır. Cumhuriyet döneminde ülke tanıtımına yönelik fotoğrafçılık teşvik görmüş, basında da fotoğrafın kullanımı gelişme göstermiştir. 1926 yılında Türkiye’ye yerleşen Avusturya asıllı Othmar Pferschy, 1935 yılından itibaren beş yılı aşkın bir süre Basın Yayın Genel Müdürlüğü (Matbuat Umum Müdürlüğü) adına Anadolu’yu gezerek binlerce fotoğraf çekmiştir. Tarihi yapıları, kent peyzajlarını ve insan yaşamını belgeleyen bu fotoğraflar, “Fotoğraflarla Türkiye” adı altında bir albümde toplanmıştır.

1930’lu yıllarda nüfus kağıdı, pasaport ve benzeri resmi evraka fotoğraf konulmasının zorunlu olması, stüdyo ve portre fotoğrafçılığını geliştirirken, halkın da fotoğrafla daha yakından tanışmasını sağlamıştır. Cumhuriyet döneminde sayıları oldukça azalmasına rağmen, gayrimüslim fotoğrafçılar ünlerini korumaya devam etmişlerdir. Bu fotoğrafçılar arasında Bogos Tarkulyan, Atatürk’ün önemli fotoğrafçılarından biridir. “Atatürk dışında devrin ünlüleri arasında Muzaffereddin Şah, II.Wilhelm, Bulgar Kralı Ferdinand, I. Karl, Sırp Kralı Pierre de onun stüdyosunda fotoğraf çektirmiş kişiler arasındaydı. Birinci Emisyon Kağıt Paraların 50/100/500 ve 1000 Liralarındaki Atatürk Portresi Bogos Tarkulyan tarafından çekilen Atatürk Portre fotoğrafından alınmıştır” (Altıparmak 2009:2-3).

I. Dünya Savaşı döneminde gayrimüslimleri yakından etkileyen bir diğer olay da 1942 Varlık Vergisi’dir. Nazi işgali yaşamamış, sıcak savaşa girmemiş Türkiye, bu dönemi yine de sıkıntılarla atlatmıştı. Gayrimüslim ticaret erbabını hedefleyen bir kanun olarak yürürlüğe giren Varlık Vergisi’ni, küçük esnaf ve zanaatkârlar ödeyebilmek için, evlerini/işyerlerini satmak zorunda kaldı ve çoğunun iş hayatı sona erdi. Uygulama 1,5 yıl sürmüştü, ödeme yapmayanlar çalışma kamplarına gönderildi. Varlık Vergisi kanunu, yüzlerce gayrimüslimin göç etmesine, daha sonra da 6-7 Eylül olaylarının yaşanmasına neden oldu. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamıştı. Bir diğer göç dalgası, 6­-7 Eylül 1955’te gerçekleşen olayların ardından oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Osep Minasoğlu’nun 1952’de kurduğu Foto Paris gibi birçok fotoğraf stüdyosu olaylar sırasında tahrip olmuş ve kapanmıştı.

Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan gayrimüslim yerliler, tehcir, mübadele, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül gibi yaşanan acı verici olaylar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda kalmışlardı. Bu topraklarda kalanlar da yavaş yavaş mesleği bırakmışlar ya da Foto Galatasaray’ın sahibi Maryam Şahinyan gibi sessizce yaşamlarını devam ettirmişlerdi.

Gayrimüslim fotoğrafçılar, fotoğrafçılığı sadece bir meslek olarak görmemişler, sanata ve estetiğe önem vermişlerdi. Abdullah Biraderler, Gabriel Lekegian gibi fotoğrafçıların eserleri, İstanbul’un nostaljik güzelliğinden, Anadolu insanının büyüleyici geçmiş yaşantısına bizleri hayranlıkla götürürken, Bogos Tarkulyan gibi fotoğrafçılar ise, özellikle portre resmi üzerine özel dersler almış, çok başarılı fotoğraflar üretmişlerdi. Fotoğrafçılığı zanaatın ötesine taşıyarak, sanatsal bir yaratım ortamı oluşturmaya çalışmışlardı. Ancak yaşanan savaşlar, direnişler, çatışmalar ve benzeri tüm olumsuzluklar, ayakta kalmaya çalışan Müslüman ve gayrimüslim fotoğrafçıların fotoğrafik üretim ve anlayışlarını, sanatsal yaklaşımlarını derinden etkilemiş, özellikle bilgi, beceri ve estetiğin aktarılmasında olması gereken etkileşim yeterince sağlanamamıştı. Geçmişten günümüze devam etmesi gereken fotoğrafçılık geleneğinin yaşatılması ve aktarılmasında bir kopuş söz konusuydu.

Her ne kadar fotoğraf bu topraklara, bulunuşundan çok kısa bir süre sonra, önemli bir heyecan ile girmişse de, aynı hızla ivmesini yitirmiş, 1920’lerden sonra neredeyse sadece resmi tarihe hizmet edecek biçimde seçili dokümantasyon için kullanılmıştır (Çetin 2010:1). Geleneğinden farklı dönem ve zamanlarda kopuşlar yaşamış bir zanaatın günümüzde başarılı bir sanatsal ortam yaratması ve estetik bir tavır oluşturması elbette zaman alacaktır. Ancak unutulmaması gereken şudur ki, bir fotoğrafçının gerek sanat alanında gerekse belgesel bağlamda teknolojik gelişmelere ve sanat kuramlarındaki değişimlere bağlı olarak kendi dilini ve kimliğini oluşturması, fotoğrafçılık tarihini ve geçmişini iyi okuyabilmesi, doğru değerlendirebilmesiyle mümkündür.

Kaynakça:

1-Aktoprak, Elçin (2010) Bir ‘Kurucu Öteki’ Olarak: Türkiye’de Gayrimüslimler, Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi, İnsan Hakları Çalışma Metinleri: XVI.

2-Altıparmak, Vahan (2009) “Osmanlı Fotoğrafçılığında Ermeni’lerin Rolü”, www.hyetert.com

3-Atay, Simber (2002) “Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğrafın Başlangıcı”, Türkler Ansiklopedisi, Cilt 15,  Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.

4-Çetin, Orhan Cem (2010) “Çağdaş Türkiye Fotoğrafının Kısa Tarihi”, www.orhancemcetin.com

5-“Oryantalizmden Osmanlı Fotoğraf Sanatına”, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi,
www.obarsiv.com

6-Özendes, Engin (1995) Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf, İstanbul: İletişim Yayınları.

7-Soykan, T. Tankut (2000)Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler: Klasik Dönem Osmanlı Hukukunda Gayrimüslimlerin Hukuki Statüsü, İstanbul: Ütopya Kitabevi.