Ori GERSHT | Söyleşi (52. Sayı)

Yapıtlarınızda tarihe gönderme yapmayı sevdiğinizi biliyoruz. ‘’Defalarca’’ adlı serinizde Cinayeti Gördüm/ Patlama (Blow Up: Untitled No: 5) işinizde bildiğimiz kadarı ile sıvı nitrojenle doldurulmuş çiçekleri patlatıyorsunuz ve o anda da fotoğraflıyorsunuz. Bu fotoğrafın Antonioni’in ‘’Blow Up’’ filmi ve Hanri Fantin Latour’un bir tablosu ile ilişkili olduğunu okuduk. Bize bu serinizden bahseder misiniz?

(Blow-up; sözcük anlamı olarak hem havaya uçurma, patlatma, hem de fotoğraf terminolojisi olarak görüntüyü büyütme anlamına gelir. ÇN)

Pek çok konudan etkilendiğimi söyleyebilirim. Tarih, sosyal politika, sanat tarihi ile gerçeklik algısı arasındaki ilişki gibi. Çalışmalarımın sosyopolitik yönü daha çok yaratma anı ile yok etme anı arasındaki ilişki ile ilgili. Aşırı şiddet ve yıkım eylemi ile başlıyor. Metaforik olarak intihar bombacısı ile benzeşiyor. Yakaladığım an, fotoğraf çekilirken gerçekten o olayın gerçekleştiği an ve bir şeyin hayata geçtiği, güçlendirilmiş bir an. Fotoğraf bu anları yakalıyor. Bir çoğalma anını. Fakat bunlar sadece güzel anlar değil, neredeyse her şeyi unutacağınız baştan çıkaran anlar. Neredeyse neye baktığınızı inkâr edeceğiniz ve unutacağınız şekilde hareket ettiriyor sizi. Bu kırılganlıktan yana olunması ve bu iki durumun birbirine yakınlığı benim çok ilgimi çekiyor. Büyük ölçekte yaradılış anı olan Büyük Patlama veya bir nükleer patlamayı düşündüğünüzde, bu anlarda girift ve sürekli bir şekilde hem çok yıkıcı, bir o kadar da yaratıcı doğası olan sonuçları var. Fakat Latour’un resim serisinden yalnızca mavi, kırmızı ve beyaz renkleri içeren gruba atıf yapmamın başka bir sebebi daha var. O kadar güzel gözüken, konforlu ve burjuva olan ama aynı zamanda politik ve milliyetçi bir söylemi olan bu fotoğraflardaki ikili durum ilgimi çekti. Dolayısıyla metaforik olarak bir ulusal kimliği tanımlayan bu üç rengi patlattım. Bu ulusal kimlikte de ilgimi çeken konu ulusal kimlik ile ülke bayrağı arasındaki ilişkiydi.

Geçtiğimiz yıl Paris’te Modern Sanatlar Müzesinde bir sergim açıldı ve tam o sırada bildiğiniz şu büyük terör saldırısı yaşandı. Amerika’da da aynı şekilde bayrak renkleri ile milliyetçilik arasında doğrudan bir bağ var. İlgimi çeken başka bir konu daha var; teknolojik açıdan bakacak olursak, gerçeklik oluşurken, bir şeyin gerçek olduğunu ve fotoğrafla ilgisini nereden biliyoruz? Dolayısıyla, Fantin- Latour’un kendisi için geçerli olduğunu hayal bile etmediği bu gerçek anını yakalamak benim için çok önemli. Fotoğraf aracılığıyla teknoloji anı ve gerçek dünyanın denklemini yakalamamıza olanak sağlamıştır ve teknoloji gerçeği algılatarak fotoğrafçının anlık patlamasına son vermiş ve fiziki olmayan bir algı anı durumuna gelmesini sağlamıştır. Aynı zamanda yeni teknoloji bu anı da yakalamayı başarıyor. Bu teknoloji o zaman bulunmadığı için Fantin-Latour’un eserinde mevcut değildi. Biz bu anın gerçekten var olup olmadığını, teknolojiye inanmazsak bilemeyiz. Bu o anı temsil etmez, o anı yaratır.

Antonioni’nin “Blow-up” filminde olduğu gibi, değil mi?

Filmde görüntü ile gerçeklik arasındaki gerilim ile ilgili bir denklem var. Filmin adı da bir şekilde buna gönderme yapıyor. Aslında ben de bir çiçek buketi alıp onu güncelliyor ve patlatıyorum, böylece hem kendi çalışmama hem de Antonioni’ye bir gönderme yapıyorum. Filmde gerçeğin ne olduğuna dair felsefi bir plan var, filmin kahramanı Thomas cesedin fotoğrafını çekiyor ve daha iyi görmek için büyütüyor fakat olay yerine gittiğinde ceset orada değil. Yani bir kanıt yok. Dolayısıyla geri kalan bir şey olmadığı için fotoğrafçı da yok olmuş oluyor. Bu çeşit bir düşünce sizi gerçeğin; görüntü, bilgi ve fiziki gerçeklik arasındaki ilişkinin ne olduğuna dair tekrar düşünmeye davet ediyor.

Natürmort ve doğa resimleri ile ilgili birçok çalışmanız var. Tüm bu işlerde güzellik ve şiddet arasındaki gerilim, çekicilik ve iticilik, gerçeklik, yaşam ve ölüm gibi karşıtlıklarla uğraşıyorsunuz ve yaratma anına (çiçeklerin patlama anı gibi) özellikle dikkat ediyorsunuz. Sizin için fotoğrafın eserlerinizde üstlendiği rolden bahsedebilir misiniz?

Bence fotoğraf sanat tarihinin evrimi ile daha fazla ilişkili. Daha çok da görüntü oluşturmanın evrimi veya bunun içindeki yaratma ile. Belki bu mağara resimleri ile çok daha önce başladı ve sonra yavaş yavaş ama kesin bir şekilde batı Rönesans’ı bakış açısına ve ötesine evrimleşti. Rönesans’ta bir değişim gerçekleşti. Matematiksel perspektifi keşfettik ve bu aniden ressamlara iki boyutlu tuval üzerinde üç boyutu gerçekleştirme imkânı verdi. Sonra 17. yüzyılda mercekler keşfedildi. Bunlar görüntüyü daha önceden görülmediği şekilde büyütebiliyordu, böylece mikroskop ve teleskoplar yapıldı. Optik bilimi büyük bir sıçrayış yaptı. Görüntü optik aracılığı ile kâğıda geçirilebildi, bu da resim ile fotoğraf arasındaki geçişi sağladı. Yalnızca 19. yüzyılda kaydedilen kimyadaki ilerleme fotoğraf basmayı mümkün kıldı. Görüntü yapmanın mekanik süreci başladı. Resimsel olarak kompozisyon, durum tespiti ve kamera tasarım fikirleri Rönesans’ta gelişti. Fotoğraf makinesinin icadı, çağın adında olduğu gibi, dünyayı yeniden yaratma arzusunu simgeliyordu. Ve bu var olanı yakalama arzusu ile gerçeği yaratmıyor ve bu arzu madde ile ruh arasında bulunan mesafeyi de yaratmıyor. Sayısal devrim de aynı şeyin bir uzantısı. Fotoğrafa resim ve resim tarihi bağlamı dışında bakacak olursak bu ortam için en çok altı çizilecek temel arzu, keşfedilmek ve fotoğrafın yaratılmasıdır.

Üretim ve tüketim, yaratı ve kopya, yeniden yorum ile orijinal iş arasındaki ayrımlara dikkat çeken postmodern sanat hakkında neler söylersiniz?

Çalışmalarımda post modern unsurlar yer alıyor çünkü pek çok çalışmamda atıfta bulunduklarım çok açık. Ama aynı zamanda post modern fikirlerden çok uzak çünkü her ne kadar içinde kendine mal etme öğeleri olsa da gerçekte bunlar kendine mal etme değil, daha önceden dünya üzerinde temelde bulunan unsurları kullanan aktif bir yaratım. Dünyada var olan keşfetme arzusuna, gerçek dünyada var olan zengin nitelikleri bulup ortaya çıkartmak ve bir görüntüyü alıp kullanmaya değil, onun altındaki farklı gerçek katmanlarını kazıp çıkarma arzusu ile yönlenen bir çeşit romantik eğilim hissediyorum. Postmodernizm ile ilgili bir kıyamet tüketimi ile bize ulaşılıyor ancak bu alaycı bir dışa bakıştan çok güncel dünyanın gerçekliğini kavramak için duyulan şiddetli arzudur.

Bugünün sanat ortamını eski ile kıyasladığınızda fotoğrafın kullanımı ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Sanatı bir alanla kısıtlamak zor. Sorun, fotoğraf ile ne yaptığınız. Neyi ortaya koyduğunuz. Sanat dünyası tarafından kabul edilmesi gereken pek çok fotoğraf yaklaşımı bulunuyor ama bence buna yorumda bulunmak zor ve benim açımdan kendi işlerim de bunların arasında çünkü benim ilk sorguladığım konu çok felsefi. Sanat tarihi ile ilgili temel sorgum, görüntü ile gerçek görüntü üreten teknoloji arasındaki ilişki ve biliyorum ki benim bu şekilci yaklaşımım politikadan kaynaklanıyor ve çok açık uçlu bir yaklaşım. Esinlenmem fotoğraf tarihinden değil sanat tarihinden oluyor, kişisel seviyede kendi fotoğraf çalışmalarım başka hiç bir yerde yok fakat sanat bağlamında çok kişisel ve genel düşüncelerin üzerine oturmuyor.

Sanat eserlerini dönemlere ve akımlara ayırarak anlamak kolaylık sağlayabilir. Sanat eserlerini farklı stil ve akımlarla tekrar yorumlayarak onları güncellemenin izleyici açısından kolaylıkları ve zorlukları nelerdir?

17.yüzyıldaki sanat beni çok cezbediyor. Sebebi bu dönemin bilimsel devrim aydınlanmasını yapmış olması, mikroskop ve teleskopta kullanılan büyüten merceklerin üretilmesi ile pek çok şeyin ilk kez görüldüğü zaman olması. O zaman ile şimdiki sayısal devrim birbirine çok benziyor. 17.yüzyılda optik alanındaki yeni keşifler, insanların içinde yaşadıkları dünyanın sınırları hakkındaki görüşlerini tamamen değiştirdi. Mikroskobun keşfinden önce insanlar yaşayan tüm canlıların görebildikleri olduğunu sanıyordu. Fakat sonrasında daha da başka yaşayan canlılar olduğunu öğrendiler ve bu dini ve felsefi alanda da değişim yarattı. İçinde yaşadıkları dünya ile olan ilişkileri değişti. Böylece 17. yüzyıl ressamları çok etkilendi. O yüzden 17. yüzyıl tarihte önemli bir zamandır. Günümüzdeki dijital keşifler de böyledir, her şeyi tersine çevirmiştir; zamanı ve mekânı, uzaklığı… Örneğin şu anda kilometrelerce uzaktan aynı odadaymış gibi rahatça konuşabiliyoruz. Dünyayı algılamamızı değiştirdi bu teknolojik değişimler.

Sanatçı mı yoksa sanat eseri daha önemlidir?

Sanatın daha önemli olduğu kanısındayım. Kişinin kendisi değil. Yalnızca bir sanat eserine insanlar imza için yaklaşıyor ama temelde bu yalnızca sanat.

Bize son dönem işlerinizden bahseder misiniz? Kendi işlerinizi nasıl tarif edersiniz?

Şu anda bazı çalışmalarım var ama bunlardan bahsetmek için daha çok erken, dolayısıyla şimdi bahsetmek anlamlı olmayacak. Görünecek hale gelmesi 6-8 ay alır. Bir konu tamamlanmadan üstünde konuşmayı sevmiyorum.

Sanatın geleceği konusunda varsa gelecekçi düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Öncelikle, sanatın bir lüks olmadığını, biz insanlar için temel bir konu olduğunu, varlığımızın özü olduğunu, bu nedenle de en aşırı koşullarda bile insanların daima sanat yaptıklarını, insanlık tarihinde sürekli olarak görüntü, müzik ve öykülerin bulunduğunu görebildiğimizi kavramak çok önemli. Çünkü görsel sanatları oluşturan görüntüler üreterek, bir şekilde dünya ile olan bağlantımızı sağlamlaştırdığımızı düşünüyorum. Bu yüzden ilk olarak insan ırkı sanata sahip çıktıkça bu onun temel bir parçası olacaktır. Tarihe baktığımızda, yarın bir felaket yaşanabilir, hiç beklenmedik bir olay olur ve hayatlarımız değişebilir, insan ırkının bir kısmı yok olabilir ama günümüzü geleceğe yansıtırsak, yeni teknolojiler ilerlemeye ve yeni sanatsal üretim biçimleri gelişmeye devam edecektir. Bu yüzden üç boyutlu sanal âlemlere doğru ilerleyeceğimiz kanısındayım. Fakat yine de resim ve bunun gibi diğer sanat dalları da varlıklarını sürdürecek ve bu ikisi yan yana ilerleyecektir.

Ori Gersht’in Kontrast 52. sayıda yayımlanan portfolyosuna buradan ulaşabilirsiniz