Nejla OSSEIRAN | Kontrast – Söyleşi (30. Sayı)

Boğaziçi Üniversitesi ve Özel Getronagan Ermeni Lisesi’nde İngilizce öğretmenliği yapan Nejla Osseiran, fotoğrafla çok yakından ilgileniyor. Daha çok belgesel çalışan Osseiran, sosyal konulara ağırlık veriyor.
Osseiran, İstanbul, çalışan çocuklar, Sulukule konularında foto-belgesel çalışmaları yaptı. Dört yaşında ‘gelin’ olan ve sonra yetimhaneye verilen Afgan kızı Gulsoma’ya Türkiye’den, önce sevgi dolu mektuplar ve sonrasında da küçük paketler yollama kampanyası başlatan Osseiran, sosyal konuları gündeme getirerek, kısa metrajlı belgesel filmler yapıyor.

Öğretmenlik yaptığınızı biliyoruz. Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz? Fotoğrafa ve fotoğrafçılığa nasıl başladınız? Fotoğrafa başladıktan sonra, herhangi bir eğitim aldınız mı?

Evet, benim asıl mesleğim öğretmenlik. İngilizce hocasıyım. ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. Ayrıca dokuz yıl, Özel Getronagan Ermeni Lisesi’nde de yarızamanlı hocalık yaptım.
Fotoğraf üniversite zamanlarından beri sevdiğim bir uğraştı. Başta karanlık oda beni büyülemişti ve onun üzerine fotoğrafla ilgilenmeye başlamıştım. O zamanlar yanımda fotoğraf makinesiyle geziyordum. Çok severek yaptığım bir şeydi; eşimin dostumun, sokaktaki insanın fotoğraflarını çekiyordum, dünyayı başka bir açıdan keşfediyordum ve çok eğleniyordum ama ne kursa gittim, ne bir derneğe üye oldum. Tamamen alaylı bir şekilde yetiştim yani.
Çok hoşuma gittiği için, bu konuda bol kitap okudum, arkadaşlarımdan, dostlarımdan çok yardım ve destek aldım.

Sanıyorum sosyal sorumluluk projelerinde çalışıyorsunuz. Sosyal içerikli konularda çalışmak nasıl bir duygu ve neden bu alan?

Aslında fotoğrafla ciddi bir şey yapabileceğimin 12 sene evvel farkına vardım. Bu da fotoğraf çekmeye başladıktan neredeyse 15 sene sonra. Şöyle oldu: Bir gün İstanbul’un Nispetiye Caddesi’nde yürürken, yerde yatan tartıcı bir çocuk vardı. Öylece, yorulmuş bir halde uyuyakalmıştı. Tartıyı da yastık yapmış kendine, parmak emerek yatıyordu. Ben onu gördüm ve kendimi çok çok kötü hissettim. Sokağın ortasında çocuk para kazanmak amaçlı, yorgun argın… Sonuçta o bir bebek yani. Yanımda fotoğraf makinesi vardı. Makineyi otomatik çıkardım ve çocuğun fotoğraflarını çekmeye başladım. Normalde insanları habersiz çekmeyi sevmiyorum ama uyandırmak istemedim.
O haliyle çekmek istedim. İçimde öfkeyle karışık bir isyan duygusu vardı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan çekiyordum. Neden çektiğimi bile bilmeden çektim o fotoğrafları.

Sonra bu çocuk için ne yapabilirim diye kendime sorduğum zaman; bunu gösterebilirim dedim. Evet, yani çoğu zaman insan kendini çaresiz hissedebiliyor ama benim gücüm de fotoğraf makinasıdır diye düşündüm. Yani belki siz geçerken o çocuk yoktu ama ben geçerken vardı ve işte bunu belgeledim. Ondan sonra ‘Çalışan Çocuklar’ üzerine çalışmaya başladım. Ankara, İstanbul ve İzmir’de çekimler yaptım. Daha sonra Sulukule’de çekimler yaptıktan sonra ‘Kentsel Dönüşüm’ konusu ile de çok yakından ilgilendim ve hâlâ devam ediyorum. Şimdi bir de kısa belgeseller yapmaya başladım bu konuda. Kısaca aktivist bir fotoğrafçı veya belgeselciyim denilebilir.

Peki, bu fotoğrafları çekerken “estetik” kaygı yaşıyor musunuz? Fotoğraflarınızda estetiğin yeri nedir?

Estetik ne demek tam bilmiyorum aslında! Beni çok da ilgilendirmiyor doğrusunu isterseniz. ‘Estetik’ açıdan mükemmel bir fotoğrafın içi çok boş olabilir. Bana fenalık verir o tür mesela, kimse kusura bakmasın.
Genellikle beni duygusal anlamda heyecanlandıran kareler çekiyorum. Ve en önemlisi içimden geldiği gibi. Ruhumu katıyorum fotoğrafa yani. Doğrusu yanlışı yoktur bir karenin, sadece üzerimizde bıraktığı etki ve söylemek istediği şey önemlidir. Ve bunun da binbir yolu vardır.

Sizin için fotoğrafı önemli kılan nedir?

Gerçek dediğimiz olgudan bir kesit verebilmesi en büyük üstünlüğüdür. Bence fotoğrafın etkisi, duygusundan beslenir. Fotoğraf insanların kalbine ve vicdanına en kısa yoldan ulaşmayı başarabilen bir araçtır. Bir kanıt diyebiliriz mesela. Benim için en önemli yönü bu. Empati kurabilmemiz için de önemlidir. Düşünsenize; birinin gözünden bir şeyi görebiliyorsunuz. Bu da o kişinin yerinde olabilmenizi sağlıyor. Onun ruhu size geçebiliyor.
Bu da ne zamana, ne mekâna, ne kültüre bağlı bir şey. Tamamen her şeyden bağımsız bir deneyim veriyor bize. Müzik gibi. Özgür ve evrensel. Bazı fotoğraflar çok ‘güzel’ olmasına rağmen bizde bir duygu uyandırmaz. Çünkü onu çeken kişinin gerçek ‘gözü’ değildir o. Başkasının beğenebileceğini düşündüğü bir açıdır. Ben de bazen bu tuzağa düşerim. Sonra baktığımda anlıyorum bunu. Bu ‘benim gözüm’ değil diyorum. Fotoğrafa yeni başlayanlara da hep bunu derim: “Hep kendiniz olun, nasıl içinizden geliyorsa öyle çekin. Doğrusu varsa bu işin, o da budur!

“Canım Sulukule…”, “Gulsoma’ya sevgilerle (Afganistan)” gibi, sosyal içerikli konularda kısa film yönetmenliğiniz var. Bize kısaca bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

2007’de gazeteci bir arkadaşım Macaristan’daydı, orada bir Roman Hakları Merkezi’nde çalışıyordu ve ben de onu ziyarete gitmiştim o yaz. Benden, Sulukule’ye gidip fotoğraf çekmemi istedi. Bir makalede yayınlamak istiyordu. Ben de gittim, bir sürü fotoğraf çektim. Göndermede biraz geciktim, ama neyse sonra götürdüm. Ve bir şeyi fark ettim; onlar için fotoğrafın ne kadar önemli olduğunu.

Oranın yıkılacağı ve yok olacağı artık çok belliydi ayrıca. Ve ben de bunun belgelenmesi gerekiyor diye düşündüm. Çünkü orada çok zengin bir yaşam var. Bir kültür var. Bu insanlar buradan zorla tahliye edileceklerdi ve ben bunu belgeleyerek bir çeşit aktivizm yapmış olurum diye düşündüm. Aynı çalışan çocuklar için yapabileceğim gibi onların fotoğraflarını çekebilirim. Hem onlara veririm hem bir belge kalmış olur. Ne kadar önemli olduğunu şimdi anlıyorum aslında. Başka mahallerde bazen karşılaşıyorum Sulukulelilerle. Hâlâ fotoğrafları sakladıklarını söylüyorlar. Bu benim içimde çok güzel bir duygu yaratıyor. Anlatamam size. İyi ki yapmışım bunu. İyi ki bu kadar zahmete ve sıkıntıya katlanmışım diyorum kendi kendime.

Ben aslında bir kitap ve sergi yapmak istiyordum ve bunun için ses kayıdı da yapıyordum. Kitapta ve sergide kullanırım diye. İnsanlara yıkım konusundaki duygularını soruyordum veya oradan taşınmak zorunda olmaya dair düşüncelerini. Sonra bunlardan sponsor için bir derleme yapmaya karar verdim. İmre Azem’den rica ettim çünkü, teknik olarak bunun nasıl yapılacağını bilmiyordum. Kabasına beraber karar verdik ve kendisi fotoğraflarla Gülsüm Abla’nın konuşmalarını kurguladı. O kadar etkili ve güzel bir şey oldu ki anlatamam. 2.5 yıl gibi bir süreç, on dakikada bu kadar etkili anlatılabilir. Sesin kattığı boyut olağanüstüydü. Bir çok festivalde gösterildi ama daha önemlisi internette var (http://vimeo.com/19842109), dolayısıyla herkesin seyredebileceği bir yerde var.

‘Gulsoma’ya Sevgilerle’ filmi hep hayalini kurduğum bir filmdi. Benim çalıştığım lisedeki çocuklarla Afganistan’da bir yetimhanede kalan Gulsoma’ya ve onun arkadaşlarına yaptığımız bir yardım kampanyasıydı. (http://vimeo.com/28476901). Özellikle öğretmenlere ve öğrencilere bir ilham kaynağı olsun istedim.
Sevgi vermenin veya empati göstermenin o kadar zor bir şey olmadığını, her zaman her yerde yapılabilecek bir şeyin olabileceğini göstermek istemiştim. Sulukule’yle ilgili filmi yapınca, bunun imkânsız bir şey olmadığını gördüm ve bu konuda yönetmen Mustafa Kenan Aybastı’dan yardım istedim. Çok zor bir deneyimdi benim için. Ama ağlaya zırlaya da olsa çok şey öğrendim. Kenan Hocam sağ olsun inanılmaz bir sabır gösterdi ve çok destek oldu bana. Onun sayesinde bu aleme girdim denilebilir. Fotoğraf ile sinema, görsel olarak birbirinin devamı gibi görünse de, tamamen farklı alanlar aslında. En basiti, birinde zaman durur, öbüründe akar gider.
Milyonlarca kareden bir dakika yaparsınız, ötekinde ise, bir kare hikayeyi tümüyle anlatabilir mesela.

Kısa film veya sinema birçok fotoğrafçının yöneldiği bir alan. Sizce neden? Bir sonraki aşama ne olabilir?

Bu konuda fazla bir bilgim yok. Çok sayıda olduğunu da sanmıyorum. Çünkü fotoğrafçılık çok bireysel bir eylemdir. Halbuki film ekip işidir. Yani başkalarına bağımlısınız. Bu yüzden, bireysel çalışmaya alışmış olanlar çok zorlanabilir. Başta benim için de zordu başkalarının zamanına göre hareket etmek mesela.
Ama fotoğraftan gelme bir sinemacı olmanın avantajları çoktur tabii.

“Çalışan çocuklar” konusunda da çalışmalarınız var. Neden çalışan çocuklar?

Başta söz etmiştim zaten. Bu, bir çeşit isyandır. Yani burada bir insan hakları ihlali var ve sizin elinizde bir kayıt cihazı veya bir fotoğraf makinası var. İşte sizin gücünüz burada!

Kolay bir şey değildi, çünkü bazen bakanlıktan geldiğinizi sanıyorlar ve korkup fotoğraf çekmenize izin vermiyorlar. Özellikle, sanayi bölgelerinde. Bir keresinde, patron beni fark etti ve küfür kıyamet makineden filmimi (bir zamanlar film diye bir şey vardı) çıkarmamı istedi. Üstüme yürüdü ve ben çok korktum, bana saldıracak diye. En sonunda, öğretmen kimliğimi gösterip öyle ikna edebildim adamı. Çocukları kaçak ve sigortasız çalıştırıyor tabii. Çok iğrenç bir adamdı. Kimbilir oradaki çocuklara nasıl davranıyordu. Böyle yani, kolay olmadı. Tanıdık vasıtasıyla gitmek daha sağlam bu açıdan. Sonra öyle yapmaya başladım. Genellikle öğrencilerim veya arkadaşlarım yardımcı oluyorlardı bu konuda. BM Kalkınma Programının Ankara bürosundan da bilgiler aldım. Farklı kentlerde çekimler yaptım. Ankara, İstanbul ve İzmir gibi. Bazı yerlerde çocuklar yok artık mesela. Bu konuda kanunlar katılaştı sanırım. Ama kaçak çalıştıranlar var hâlâ diye duyuyorum. Neyse, Bilge Karasu’nun bir yazısında bir zamanlar Bursa’da, sanırım 80’lerde, fırınlarda yakılan binlerce köpekle ilgili bir yazısı var: “Cinayetin Azı Çoğu” diye.
Onun sonunda şöyle diyor yanlış hatırlamıyorsam: “Fırın da silah, kalem de silah”. Yani siz dozerle bir evi yıktıysanız, ben de belgeledim bunu işte. Ya da bir çocuk çalışmak zorunda bırakılıyorsa, ben de bunu görüyorsam ve karşı gelmek istiyorsam bunu belgeleyebilirim. O güce karşı sizin de gücünüz var yani. Bunu kalemle yapın, fotoğraf makinesiyle yapın…
Bir şeyi belgelemek veya hakkında konuşmak, yazmak, bunu yapabiliyorsanız siz de bir karşı güç oluşturabiliyorsunuz demek.. Bu inanılmaz bir şey aslında.

Hayata bakışımız fotoğraflarımıza yansır. Siz hayata nasıl bakıyorsunuz? Fotoğraf çalışmalarınızda, konu belirlerken nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl başlıyorsunuz yeni bir projeye?

Demin de söz ettiğim gibi bunu bir güç olarak görüyorum. Bir çeşit tanık olarak görüyorum kendimi. Çoğu insanın bilmediği yerlere gidiyorum, insanlarla tanışıyorum ve belki onlara fotoğraflarımla katkıda bulunuyorum. Şöyle düşünüyorum: Bir şeye tanıklık ediyorsanız, onun sorumluluğunu da taşımalısınız. Mesela gittiğiniz yerde, bir kadının çocuğu için ilâç parasına ihtiyacı varsa, orada “ah vah” diyemezsiniz yani, varsa sizin cebinizde o kadar para çıkarıp vermelisiniz diye düşünüyorum. Buna karşı gelen olabilir, işte profesyonel fotoğrafçılar, işte “biz objektifiz, şöyle böyle” olabilir. Beni ilgilendirmiyor. Ama ben bu kadar robot olamam. Hatta tam tersi, olmamak daha iyi bir fotoğrafçı olmanıza bile neden olabilir. Zannediyor ki “duygusallaşırsam, hani işimin kalitesi düşer”. Çok aptalca ve katı bir yaklaşım bu. Hatta bence tam tersi, çünkü insanlar sizi severse ve sizin onlara yardım etmek istediğinizi anlarlarsa, size daha güzel suretlerini veriyorlar, ve bunu büyük bir sevgiyle veriyorlar. Çok tatlı bakıyorlar sizin objektifinize çünkü sizi seviyorlar, güveniyorlar. O zaman siz de çok iyi bir fotoğraf çekebiliyorsunuz. Bu kadar basit aslında.

Proje çalışmalarınız, gelecekteki projeleriniz ya da hayallerinizden bahseder misiniz?

Kentsel dönüşüm konusunda çalışmalara devam ediyorum. Zorla tahliyeler ve yerinden etmeler devam ediyor maalesef. Bu konuda insanların bilgisi az, bu yüzden ben de devam edeceğim. Sanırım bu konuda birkaç film daha yapacağım. Ayrıca, kimliklerle ilgili de bir belgesel film var kafamda. Çok karışık ve çok boyutlu bir konu, onu nasıl derler toplarım, bilmiyorum; ama deneyeceğim. Daha çok şey var öğrenmem, üretmem ve karşı gelmem gereken. Bu yüzden çok iyimserim.

http://www.nejlaosseiran.com
nosseiran@gmail.com
mail@nejlaosseiran.com

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012