Murat GERMEN | Gezi, Sanat, Fotoğraf (47. Sayı)

Gezi o kadar çok şeyi bir arada barındırdı, barındırıyor, barındıracak ki herhangi bir bireyin Gezi’nin ne olduğu hakkında bir tanım getirmesi kendi başına yeterli olmayacak, küçük ölçekli şahsi bir algının ötesine geçilemeyecek gibi görünüyor. Gezi’yi sahiplenmek kadar sahiplenmemek de gerekiyor diye düşünüyorum, çünkü Gezi kimseye ait değil, olmamalı; aynı, fotoğraf pratiğinin veya sanatın icra ve tanımlarının da kimseye ait olmadığı gibi. Gezi bir insiyakın sonucu ortaya çıkan; bazen ussal bazen duygusal dürtülerle sürdürülen, sezgilere, önsezilere, saiklere yani anın tadını çıkarmaya yönelik davranışlara zemin sağlamış bir hareketler bütünü.
Yani, gene fotoğraf gibi, sanat gibi; ne zaman ne yapacağını kestiremediğimiz, öngöremediğimiz…

Gezi benim için Türkiye insanının bir “glitch”i. Glitch nedir? “Bir sistemdeki kısa süreli hata” sözlük anlamı taşıyan İngilizce bir kelime, Türkçesinin olup olmadığından emin değilim. Bilgisayar, çok fazla sayıda işlemi arka arkaya gerçekleştirmesi istendiğinde, yani diğer deyişle aşırı bilgi yüklemesi olduğunda beklenmedik tuhaf davranışlar gösterir. Bunun sonucunda ekranda, yazılımların ürettiği sonuçlarda beklenmedik hatalı görsellikler oluşur; ekran, fraktallere benzeyen tuhaf ve kusurlu pikseller hercümercine sahne olur. Hiç beklemediğiniz bir sonuç çıkmasına rağmen, yani ekranda gördüğünüz “şey” rastlantısal olmasına karşın, ortaya çıkan sonuçtan bazen umulmadık bir keyif alabilirsiniz. Belki bu beklenmedik hata yüzünden işiniz yarım kalmış olabilir, hatta küfür etmeye yakın bir durumdasınızdır ama ortaya çıkan sonuç o kadar farklıdır, güzeldir, şeytan tüyüne sahiptir ki kaybınıza kazanç olarak bakmaya başlayacak bir ruh haline ulaşırsınız.
Bu durum rutinden çıkabildiğinizin, dezavantajı avantaja çevirebilecek kadar esnek ve önetkin olabileceğinizin, içinde bulunduğunuz sarmalı yırtarak kurtulabileceğinizin bir göstergesi. Rastlantısallığa ve şansa; ondan da öte kazanın, kader diye adlandırılan teslimiyetçi algının ötesine geçmesine yol açan bilinçli yaklaşıma güzelleme yapan bu algı, “glitch art” olarak adlandırılan ve kusurdan beslenen bir sanat alanının oluşmasına yol açtı. Şahsen bu alanda deneyler yaptığımı, “Ars Accidentalis” ve “Muta-morphosis” gibi serilerimin de bu deneyler sonrasında ortaya çıktığını yeri gelmişken belirtmek isterim.

Gezi hareketi, isyanı, direnişi Türkiye’de yaşayan pek çok insanın üzerlerindeki ölü toprağını atmalarına aracı oldu. Apolitik diye eleştirilen belli bir neslin hiç de apolitik olmadığını, sadece siyasi tavırlarını bambaşka şekillerde ortaya koyduklarını gözlemleme fırsatı bulduk. Bir araya gelme ihtimali hiç olmadığını düşündüğümüz insanların el ele hareket ettiğini gördük. Uzun süredir tüketim alışkanlıkları, uzun vadeli borçlar veya genç insanları esir eden tuhaf eğitim yarışı dolayısı ile uyuş(turul)an halkın, hayatlarını tehlikeye atmayı göze alarak sokaklara dökülebileceklerini heyecanla müşahede ettik. Yani, kısacası Türkiye halkı “glitch” yaptı, hata verdi; ortaya da beklenmedik, pek güzel bir sonuç çıktı…

Gezi’nin aklımda kalan en önemli boyutlarından birisi katılımcı “yer teşekkülü” idi (İngilizce bir kavram olan ‘placemaking’den çevirmeye çalıştım). Barikatların el ele yapılması, eylemlerde tecrübeli olanların daha önce hiç barikat yapmamış olanlara yardım etmesi, yol yordam göstermesi, TOMA’ların aşamayacağı engellerin nasıl inşa edilmesi gerektiği konusundaki bilgi alışverişi; kendine has kimliği olan katılımcı yer/artbölge inşası konusunda Türkiye’deki en iyi örneklerdendir bence. Bu yüzden, Taksim Meydanı’na çıkan yollar üzerindeki neredeyse her barikatın fotoğrafını çekme ihtiyacı hissettim (kaçırdıklarım muhakkak olmuştur).
Bazıları çok derme çatma olsa da, aralarında ustalıkla inşa edilmiş, hayli sağlam oldukları bariz olan örnekler görmek hiç de zor olmadı. Katılımcı yer teşekkülü pratiğine diğer kayda değer bir örnek, gene elbirliği ile, imece usulü inşa edilen gökkuşağı merdivenleri idi. Bir anda tüm ülkeye yayılan, çoğulculuğa ve doğaya gönderme yapan bu boyama eylemi ardında çok güzel sonuçlar bıraktı. Kimse bunun için destek beklemedi; herkes gerekli boya kutularını kendi imkanları ile satın alarak, işini gücünü bırakıp vakit ayırarak ortak olarak seçilen merdivenlerin başlarına geldi ve gökkuşağı renklerini satır satır basamaklara boyadılar.

Son olarak, Gezi sırasında beni belki de en çok etkileyen kolektif hareket olan yeryüzü iftarından bahsetmek isterim. Gezi sayesinde daha yakından tanıma fırsatımız olan, ülkenin ilerici Müslüman hareketlerinden birisi olan Anti-kapitalist Müslümanlar tarafından düzenlenen bu müthiş etkinlik, bana, seyrettiğim en etkileyici filmlerden birisi olan “V for Vendetta”yı hatırlattı. İnsanları, özgürlüklerini korumaları amacıyla bir araya getirme vesileleri yaratmanın aslında ne kadar kolay olduğunun, büyük sayılarla toplanan insanların ne kadar büyük bir güç oluşturabileceklerinin kanıtı oldu yeryüzü sofrası buluşmaları. Zaten buluşmaların bu potansiyeli taşıdığı, faşistlerin çeşitli yer, vesile ve zamanlarda yeryüzü iftarlarına yaptıkları saldırılarla da onaylanmış oldu.

Gezi’deki tüm bu katılımcı, kolektif ve aynı zamanda anonim eylemleri, işbirliklerini, buluşmaları fotoğraflamak, görsel belgeye çevirmek şüphesiz ki çok önemli idi. Bu eşine rastlanmamış dayanışmayı kaydetmek: eli makine tutan herkesin, makinesi olmayan akıllı telefon sahiplerinin, görsel ve yazınsal her türlü kayıt becerisi olanların göreviydi. Bu kayıtların bazıları kitaplaştı, birçoğu halen internetten erişilebilir durumda, bir kısmı sadece arşivlerde, bir kısmı ise ortaya çıkmak için vesile bekliyor.
Bu yoğun fotoğraflama eylemi sırasında; bazıları her zamanki gibi kendine has anları yakalamakta ustalık gösterdiler, diğerleri ikonik fotoğraflar yaratabilmek amacıyla belki de sahneledikleri fotoğraflar ürettiler.
Bazıları hayatlarını tehlikeye atarak aksiyonun içinde olmayı ve çok yakın plandan fotoğraflar çekerek direnişçilere uygulanan vahşeti aktarmaya çalıştılar, diğerleri ise yaklaşık iki hafta boyunca bambaşka bir yere dönüşen Taksim Meydanı’na gidip hatıra fotoğrafları çek(tir)mekle yetindiler.
Bazıları çoğulculuğu ve yanyanalığı ön plana çıkaran fotoğraflar çekerek Gezi hareketini anonimleştirmeye çalışırken, diğerleri sadece belli insan, grup ve eylemleri çekerek Gezi’yi kendi ait oldukları gruplara mâl etmeyi tercih ettiler.
Bazıları çektikleri fotoğraflarla uzun vadede arşivsel kullanım vesilesi yaratırken, diğerleri kısa vadede şiddetten mütevellit yaralanmaları kaydetmek ve açılacak davalarda delil olarak kullanmak için fotoğraflar çektiler. Bu farklı kayıt biçimlerinin amaçları, paylaşım ve varoluş biçimleri farklı olsalar da; hepsinin gerçekleştirilmiş olmasının kaydı gerçekleştirenlere, hem kişisel hem de toplumsal ölçeklerde faydalı olduğunu düşünüyorum.

Yazıyı kendi açımdan bakarak bitireyim. Gezi hareketinin anonimliğinden hareketle, çektiğim fotoğrafları Flickr’da paylaştım ve üye olduğum çeşitli platformlara “her türlü kullanıma açıktır, faydalanabilirsiniz” mesajıyla bildirdim, bu fotoğraflardan bir gelir elde etmeyi amaçlamadım. Özellikle Abbasağa Parkı’nda çektiğim forum fotoğrafları olmak üzere; Gezi’de çektiğim fotoğrafların, çevrimiçi ortamlardan, Adbusters gibi yurtdışı siyasi dergilere ya da sokaklarda yerde bulduğum el ilanlarına kadar çeşitli bir yayılım yelpazesinde, bazen izinli bazen izinsiz olarak bedelsiz kullanıldığına şahit oldum. İzinsiz kullanımlarda insanları arayıp “keşke isim yazsaydınız!” gibi bir uyarıda bulunmak hiç aklıma gelmedi, hatta hoşuma gitti bu “sebil” kullanımı; gerçekten…
Nisan 2014

Murat GERMEN
Fotografçı, Sanatçı,
Öğretim Üyesi