Mine HOŞGÜN SOYLU | Fotoğraf ve Gerçeklik – İhsan Derman (38. Sayı)

“Fotoğraf anı yakalar.” “Fotoğraflar gerçeğin yansımasıdır.” Bu söylemler eskiyeli ve inandırıcılığını yitireli çok oldu. Artık 9 yaşındaki kızım bile, elimden aldığı telefonuma yüklemek istediği, “fotoğraf işleme” uygulamasından sözediyor. Ne yaptığının farkında bile olmadan, saptadığı gerçekliği dilediğince değiştiriyor, hoşuna giden öyküyü oluşturmak için seçtiği eski fotoğraflarını sunumunda yan yana getiriyor.

İhsan Derman “Fotoğraf ve Gerçeklik” kitabında bu konuyu detaylı anlatımlarıyla ortaya koymaya çalışıyor. 2008 yılında yazılan kitap, yazarın daha önceki yıllarda yayımladığı makalelerinde de yer alan, “fotoğraf=gerçeğin izi” kuramını analiz ediyor. Bu kuram yazarının sözleriyle “… fotografik görüntü ve ona konu olan nesne arasındaki ilişkiyi araştırıyor(s.2).” Yazar, fotoğrafı oluşturan her ögeyi tek tek ele alıyor ve bizleri; fotoğrafçının “o anda” orada olduğuna, ancak öznel gerçek algısı, seçimleri ve fotoğrafı yapma yöntemleriyle, gerçekliği değil izini yansıttığına ikna ediyor. Oysa yazarın bu konudaki yaklaşımı oldukça alçakgönüllü; kitabın önsözünde, bu kitapla bir iddiada bulunmadığını, fotoğrafın kuramsal olarak tartışılmasına ve tartışma dilinin oluşmasına zemin hazırlamak istediğini ifade ediyor.

Hayalbaz Yayınlarının çıkardığı kitap 120 sayfa, gerçek kavramının ve fotoğrafın ayrı başlıklar altında irdelendiği iki ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşuyor. Giriş kısmında, 150 yıllık tarihi boyunca fotoğrafın sanat kavramıyla neden kolayca eşleştirilemediğine, teknik girdilerin fotoğrafçının kendisiyle nasıl yarıştırıldığına değiniliyor. Zaman içinde, resim sanatının dilini kullanan fotoğraf, becerileriyle –üst üste bindirme, röntgen görüntüleri veya geniş açının büyüsü- bu sanatın önemli temsilcilerini etkiliyor. Yazar, bugün gelinen noktada fotoğraf, sanat değil, değişik dillerde ve yapılarda, sanatsal ürünlerin de verildiği bir ortamdır, diyerek bitiriyor tarihsel verileri.

Gerçeklik kavramının incelendiği bölümde; konuya bakış açılarındaki değişimi, ancak tüm görüşlerde, gerçek ile insan ilişkisinin önemini anlatarak başlıyor. İnsanın, toplumun bir parçası olarak, “gerçek” algısını doğrudan ona toplumun öğrettiği/dayattığı/tekrarlanarak yerleşen bilgilerden oluşturduğu belirtiliyor. Bu bölümde toplumsal gerçeklik ve bireysel gerçeklik ayrı başlıklar altında inceleniyor kitapta. “Toplumsal düzen biyolojik bir olgu değildir. İnsanoğlunun bir ürünüdür. Toplumsal düzeni oluşturan kurumlar, sosyal etkileşimin tekrarlanmasından oluşan yapılardır ve sonuç olarak toplumsal gerçekliği belirlerler. Bu döngüsel yapıyı oluşturan yaklaşımların formulasyonu şöyledir; toplum insan eyleminin bir ürünüdür.(s.23)” Bu çıkarım bizi, gerçekliğin, fiziksel ve –objelerin yaşam döngüsünün elverdiğince- süresiz algılandığı, bireysel yargıya ulaştırır. Oysa idealist yaklaşım çerçevesinden bakarsak “gerçek” bir adım daha ileri taşınır; insan bilinci onu algıladığı sürece gerçeklikten sözedilebilir.

Sonuç olarak, gerçekliği oluşturan onu nasıl algıladığımızdır. “Algılama, seçicidir, bireyseldir, uyarıların ötesine geçerek duyumsal verilerle kaynaşır. Genel olarak yaratıcıdır, süreklidir, tam değildir, genelleştirilmiş ve önyargılıdır.(s.29)”

Fotoğrafçıyı “algılayan” olarak düşünebiliyor musunuz? Ya onun tüm duyularıyla –özellikle, görme duyusuyla algıladığı gerçekliği, kendi yarattığı bir yeniden sunumla bize ilettiğini? Bu yeniden sunumu oluşturan bileşenler o kadar çok ki, kimin gerçekliğinden sözediyoruz?

Kitabımızı izlemeye devam edelim, bir sonraki bölüm; bu karmaşıklığın fotoğraf tekniğine hakimiyetle nasıl daha da zorlayıcı hale geldiğini anlatıyor. “Teknik” sözcük algısı nedeniyle, bilimsel/müdahale edilmemiş/güvenilir kabul edilen bir olgu. Sizce de öyle mi? Bugün geldiğimiz noktada sayısallaşmış, piksellere indirgenmiş haline gelmeden önce bile “fotografik ürünü” fotoğrafçının gerçeğine dönüştürmenin birçok “teknik” yöntemi vardı.
İhsan Derman kitabında; fotoğraf aygıtından, çerçevelemeye, karanlık oda tekniklerinden, kağıda veya zone sisteme, gerçeklik algımızın nasıl çarpıtabileceğini anlatmış. Bir de işin içine zaman –fotoğrafın çekildiği an, şu an mıdır, geçmiş zaman mı?- ve hareket boyutları da girince, iki boyutlu yüzeye hapsedilen fotografik nesne için, herkesin aynı algılayacağı bir gerçeklikten söz etmek olanaksızlaşıyor. Yazarımızın kendi sözleriyle, bu aşamada geriye fotoğrafın çekildiği gerçeklik değil, sadece gerçeğin izi kalıyor.

“Fotoğrafta, gerçekliğin şu veya bu şekilde bir temsilinden çok farklı bir şey, gerçekliğin “izi” adı verilebilecek bir şey görünür. Ne bir ressamın izlenimi, ne de bir dışavurum, ifade söz konusudur. Gerçekliğin “izi” bambaşka bir psikolojidir ve o ana kadarki psikolojinin anlayışının ötesinde görünür. Bu bir “oradalık” ve “şimdiliktir”: Işığa duyarlı levhanın üzerine kazınmış gerçeklik izleri…

Görüntü, ne kadar çarpıtılmış olursa olsun, bazı şeylerin fotoğraf çekildiği anda varolduğuna dair bir işarettir… Fotoğraf, araya kendi ürettiği görüntüleri koyarak, zaten kendinden uzaklaşmış olan gerçeklikten her geçen gün biraz daha uzaklaşmaktadır.(s.108).”

Kontrast Sayı 38, Kasım-Aralık 2013

Mine HOŞGÜN SOYLU