Martin PARR – Alper GÜLDEMET | Klişe ve Stereotipler (53. Sayı)

“Kiç, parlak ve renkli şeylerden etkileniyorum, İngiliz toplumu ile ilgili birçok şeyi açıklıyor”

1952’de İngiltere’de doğan Martin Parr günümüzde Birleşik Krallığın en önemli fotoğraf temsilcilerindendir. Magnum fotoğraf ajansının belgesel kültürü ile günümüz çağdaş belgesel fotoğrafı arasında köprü olan Parr, Ajansın karakteristik özelliklerini taşıyan fotoğraflar çekse de, kendini diğerlerinden ayıran ve fotoğraflarına kendi özelliklerini yansıtan özel bir perspektif sunar.
Kendisinin de orta düzey bir aileden gelmesinin etkisiyle, İngiliz orta sınıf hayatının kültürel ve sosyal dönüşümünü belgeleyen ve bu konuda alaycı ve eleştirel bir yaklaşım sergileyen fotoğrafları ile bilinir. Fotoğraflarındaki doygun renkler bu yaklaşımı desteklerken, kaba ve ucuz çağdaş yaşamın tarzını da çağrıştırır.
Parr’a göre iyi bir fotoğrafın gündelik hayat içerisinden belli bir açıyı yansıtması gerekir. Parr savaş meydanlarından veya önemli olaylar zinciri içerisinden fotoğraflar sunmaz ama “gelişmiş” dünyayı tam kalbinden vuracak görüntüler sunar.

Parr, yaşamın tam ortasından ve sıradan gözüken fotoğraflarını çekerken insanlardan izin almaz ama sahip olduğu sezgisel içgüdüsü ne zaman ve nerde fotoğraf çekeceğine yol gösterir. Parr’ın hemen hemen bütün fotoğrafları -esas adamın yerini aldığı, ana karakter ve buna duyulan ruhsuz inançla dalga geçtiği oto-portreler çalışmaları dışında- spontanedir ama esasen fotoğraflarına karakter veren ana unsur renktir. 1986 yılından beri siyah-beyaz fotoğraf çekmeyen Parr’ın Joel Meyerowitz, William Eggleston ve Stephen Shore’dan ilham aldığını söyleyebiliriz ama bana göre Parr’ın fotoğraflarına Tony-Ray Jones’un renkli türdeşi demek daha doğrudur.
Parlak, sature renkler dışında fotoğraflarına kimlik kazandıran diğer ana unsur ise flaş ışığı ile desteklenen ironi dolu sert ifadeli cesur bakış açısıdır. Bu cesur bakış açısı, bütün karşı çıkmalara rağmen, 1994 yılında ünlü fotoğraf ajansı Magnum’a girmesine en büyük etken olmuştur.

Parr sosyal belgesel içinde aslında hiç var olmayacak gibi gözüken klişe ve kiç türde fotoğraflarını (ki bunda bile bir ironi vardır) komik ve provakatif bir şeye dönüştürür. Bu garip eğretili şeyleri insanın gözüne soka soka gösterir ve size vermek istediği mesajı ulaştırır. “Common Sense” serisinde olduğu gibi, flaş ve makro lens ile yakın plan Pop-art tarzını anımsatan gerçekten klişe, sıradan, kiç fotoğraflar üretir. Sadece çekmiş olduğu fotoğraflarda değil, aynı zamanda bunları kitaplarındaki sıralama biçiminde bile görebiliriz.

Parr, “kültürel klişe” fotoğraflarını çekerken bile kiç kimliğine bürünür; ayağında sandaleti, renkli şortu ve gömleği ile tam bir İngiliz turisti… Kendisini de dediği gibi belki de “sıradanlık” çok daha ilgi çekici…
Parr’ın fotoğraflarında sıradan gibi algılanabilecek görüntüleri tek başına klişe olarak değerlendirmemek gerekir. Bunlara Kiç kavramı içinde ya da Pop-art kültürün devamı gibi bakmak lazım…

Fotoğrafın icadı sanatta yeni akımların doğmasına veya ilerlemesine yol açmıştır. Aynı tarihlerde kopya, klişe, bayağı sanatı ifade eden Kiç ve Pop kavramları da ortaya çıkmıştır. Çoğu zaman sanat olarak kabul edilmeyen bu kavramlar, aslında derin sosyo-kültürel yansımalarla bizi sıradanlığın dayanılmaz cazibesinin içine çektiği gibi yüksek sanata karşı da büyük bir zafer kazanmıştır. Kiç’in ne olduğu ile ilgili olarak; toplum-bilimsel veya sosyokültürel bir olgu mu, sanata karşı yeni bir Dadaizm mi, yoksa sanatın şekli değiştirip biçim yozlaşması mı tartışıladursun, Parr’ın fotoğrafları halkın ve sanat dışı varlıkların sanatı olarak yaşamaya devam etmektedir.
Sırf bu yüzden bile sanat değerleri ile örtüştüğü, sıradan/bayağı gibi gözükse de sanat yapıtına bakış açısıyla iç içe geçtiği ve yüksek dozda “ironi” içerdiği için hemen her kesim tarafından kabul edilebilir hale gelmiştir.
Aslında ironi kullanımı sanatta yeni değildir ve çağdaş sanatçıların birçoğunda bu izleri görebiliriz. Örneğin; Paul McCarthy’nin sanatı ironi parodi ve uyumsuzluk üzerinedir. Aynı izi Cindy Sherman’da da görebiliriz.
Bunu belgesel tadında gerçekleştiren ise Martin Parr’dır. Kısaca ‘’Yüksek Sanatın’’ düzenine karşı Martin Parr’ın ‘’Düşük Sanatı’’ büyük bir zafer kazanmıştır.

Ama şunu da unutmamak gerekir: Kiç de olan “ne yapsam uyar”, ‘’ne olsa uyar’’ yaklaşımı Parr’ın fotoğraflarının çözümlemesine ve açıklamalarına girince kaybolur. Abartılı renk, ton, aleladelik, ucuz, klişe, sıradanlık, bayağılık aslında toplumun bir parçasıdır ve kültürel-sosyal bir görünüm sunar.
“Martin Parr; kurgu ile gerçekliği birbirine düşürmekten haz alan, kültürel klişe ve önyargılarla ince ince dalgasını geçen, çocuk ruhlu, naif bir deklanşör. Aynı an içine sığan sosyal, sınıfsal ve duygusal çatışmaları, gerek insani, gerekse mimari ve çevresel bağlamda, tek bir kare içine sığdırmak gibi bir eğilimi ya da “o anı” yakalama gibi yaramaz bir yeteneği var. Kalabalıkları, büyük resmi severken, aynı çerçeve içinde birden fazla konunun var olduğunun da farkında tabii. Bira, tatil, emeklilik, at yarışları, bayraklar, sürprizli sahiller, martılar, eşekler ve hatta devasa dondurma külahları… Hepsi aynı çerçevede yerini bir biçimde buluyor.” (Santral İstanbul’daki sergisi için yazılan yazı)

“Tac Mahal’in nasıl bir yapı olduğunu hepimiz biliyoruz. Onlarca, yüzlerce fotoğrafını gördük. Siz oraya gittiğinizde, muhtemelen 500 kişi aynı fotoğrafı çekiyor olacak” diyen Parr, “Siz yitip gidecek, ömrü kısa olan, değişecek şeylerin fotoğrafını çekin. Örneğin; güzel bir yemek yiyorsanız, tabağınızı fotoğraflayın”.

Alper Güldemet