Ferhat ÖZGÜR | SÖYLEŞİ (53. Sayı)

Sayın Ferhat Özgür, Kontrast dergisi ile röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkürler. Bildiğiniz gibi bu sayının konusunu klişe ve stereotipik ifadelerin görsel kültürde kullanılması olarak seçtik. Ülkemizin önemli güncel sanatçılarındansınız ve eserleriniz dünyanın önemli sanat etkinliklerinde ve koleksiyonlarında yer alıyor. Stereotip kalıpları, klişeleri, kimlik meselelerini, önyargıları, taşıdıkları anlamları onları tepetaklak ederek tekrar bize sunuyorsunuz. İlgi ile takip ediyoruz. Klişe ve stereotipler hayatta ve sanatta, sizin için daha çok olumlu mu, yoksa olumsuz bir anlam mı ifade ediyor?

Stereotip ve klişeler hayatta, bağlamsal olarak tabii ki olumsuz anlamlar çağrışımlar içeriyor. Ama sanatın işi de zaten bu olumsuzluklara işaret etmek ve bir farkındalık yaratmak. Şöyle ki; stereotip olgusu bizi genellemelere götürmesi bağlamında istisnaları ya da azınlıkları dışlama tehlikesine sahip. Gündelik yargılarımıza kadar nüfuz ediyor bu durum. Örneğin; erkekler katıdır, kadınlar duygusaldır, Yahudiler zalimdir derken stereotipin genellemeci tuzağındayızdır. Oysa zalimlik, duygusallık ve katılık herkese özgün olabilir ve bütün kadınlar duygusal olmayabilir. George Bush’un 11 Eylül saldırısından sonra sarf ettiği ve hem stereotiplemeye hem de klişe yargılara ibretlik örnek bir sözü vardır: Bütün Müslümanlar teröristtir demiyorum ama bütün teröristler Müslümandır. Sanatçı olarak bu çetrefil çağrışımlar ve yargılar işlerimi etkilemiştir. Klişelerin zaten zamanla değersizleşen modeller olduğu konusunda hemfikirizdir sanıyorum.

Sanat eserlerinde zamanın ruhu ve sanatın toplumdaki etkisine göre, farklı amaçlarla ama çok değişik biçimlerde klişe ve stereotipleri görüyoruz. Sanatçılar bazen onların taşıdığı gücü kullanmak ve bazı temsillerin etkisini arttırmak için, bazen de eleştirel bir bakış açısı ile önyargılara dikkat çekmek için kullanıyorlar. Eski sanat eserlerinde idealleştirme bir nevi stereotipler ve klişe ifadeler demekti. Bugün ise böyle bir basitleştirmenin karşı tarafında abartılı hale getirme, parodileştirme, pastiş gibi ifade biçimleri ve arayışları görüyoruz. Bu konuda ne demek istersiniz?

Parmak bastığınız noktalar o kadar hassas ve detaylı bir konu ki, iki günlük bir sempozyum gerektirir bunun için. Haklısınız, her dönem ve çağ aslında kendi stereotipini ve klişesini yaratıyor.
Yukarıda dediğim gibi stereotipleştirmenin ve klişenin sanatta yarattığı radikal değişimler hayatta onları kullanma biçimimizin tersine işledi. Örneğin, 1970’lerdeki Avrupa Minimalizm’ine bakın: Diyorlardı ki, tek bir gerçekçilik çağrışımı kalmayana kadar resim temsil etme işlevini terk edecek ve en aza indirgemenin değerini vurgulayacak. Baktığınızda klişe değil mi? Ve bizim Minimalizmi tanımlarken yaklaşımımız ‘en aza indirgeme’ bağlamında stereotip bir yargı oluyor. Ama Minimalizm Batı sanatında bir doruk noktasıdır. Post-modern ya da Baurriaud’un deyimiyle Alter-Modern süreçte, Hal Foster, Kuspit, Danto da dahil olmak üzere bu pastiş ve parodi konusuna çok parmak bastılar. Günümüz sanatını tıkanmanın eşiğinde bir stereotiplik olarak tanımladılar. Yaratıcılığın tükendiği bir ana işaret edercesine sanatçıların sadece görünür olmak, kabul görmek ve müze ve koleksiyonlara girmek, uluslararası alanda dikkat çekmek, dolaşımda olmak, spekülasyon yaratmak için izlemesi gereken genel stratejileri vardı: Pastiş, parodi ve ironi çağdaşlaşmak için izlenmesi gereken bu klişelerdi. Sonunda çağdaş sanatı da bu klişelerin içinde hareket eden ifade biçimleri olarak tanımlamakla stereotip bir tutum içine girmiştik. Peki ne yapacaktı sanatçı? Yani tüm bu klişeleri attığımızda sanatçının neye eğilmesi gerektiği belirsizlik kazanıyordu. Hito Steyerl ve Julian Stallabrass bir çok yazısında bu açıdan “politik eleştirel sanat”ı bir çıkış yolu olarak gördüklerini dile getirdiler. Ama o da klişeleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. En azından kendi işlerimde bu tehlikeye düşüyor muyum diye sorguluyorum kendimi.

Günümüzün sanatında ‘yüksek’ ve ‘alçak’ kültür ayırımı silikleşti, ironi ve kinizm en sahici ifade formları olmaya başladı. Sanatçılar kendinin farkında olan, kendiyle çelişen hatta kendinin altını oyan ifadelerle dünyadaki yerimize ilişkin bir anlayış sunuyorlar. Kültürel artıkların bir kolajı, akışkan, göçebe, hibrid ve eklektik imaj olarak kimlik, dil oyunları, hayatlarımızın görsel medya tarafından gittikçe daha çok belirlenmesi gibi yeni kavramları anlamaya çalışıyoruz. Sanatçılar da bu konulara yeni açılımlar getiriyorlar.
Bir sanatçı ve 
yaşadığımız çağın insanı olarak bu durum hakkında ne söylemek istersiniz?

Tamamen doğru. Sanat ve hayatın kaynaşması son yirmi ya da otuz yıl içinde daha yoğunmuş ya da hiç olmadığı kadar yoğunmuş gibi görünüyor ama öyle değil. 1900’lerin ilk yirmi yılı içindeki Batı avangardının çığır açıcılığına karşı haksızlık yapmış oluruz. Ya daha öncesi… Romantik dönemin başlarında (1800’lü yıllar) ya da Aydınlanma Çağı’nın sonu veya 19.yüzyılın başlarında şairler ve sanatçılar bir araya gelerek sanatın kendi izleyicisinden kopukluğundan yakınmaya başlamışlardı. İzleyiciyi, yapıtı sadece yargılayan, ona aktif olarak katılmayan pasif, tarafsız, garantör bir alımlayıcı konumundan çıkarıp ona yeni işlevler yükleyebilen aktif bir konuma getirmeyi denediler. 1848 Devrimi’nden hemen sonra Wagner “Geleceğin Sanat Yapıtı” denilen bir olgudan bahsediyordu: Estetik araçlarla başkaldırarak politik bir amaca ulaşmak. Wagner, o dönemin sanatçısını, hayattan ve insanlardan kopuk ve üretimlerinin de zenginler sınıfından başkasına hitap etmeyen tipik bir egoist olarak tanımlıyordu. Bundan hareketle de “Gesamkunstwerk” (Bütüncül Yapıt) dediğimiz sanat ve hayat, yüksek ve alçak kültür arasındaki tüm sınırları belirsizleştiren disiplinlerarası bir dayanışma modeli geliştiriyordu. Bugünkü konuların hepsinin temellerinin çok öncelere dayandığını, bugün bu durumu özde aynı ama sadece değişik formlarda yaşadığımızı söylemek için biraz geçmişten vermek istedim.

Bu bağlamda; ‘It’s Time To Dance Now’ adlı videoda birey ve kentsel dönüşüm ilişkisini kara çarşaflı genç bir kızın Ankara’nın farklı kamusal alanlarında tekno dansı yapmasını, ‘I Can Sing’ adlı videoda da benzer biçimde türbanlı bir kadının İngilizce bir balada playback yapmasını izliyoruz. Bir de ‘Ankara’yı dinliyorum, gözlerim kapalı’ işiniz aklıma geldi. Bize bu işlerinizden bahseder misiniz?

Sonuncusundan başlayalım isterseniz, zira ilk iki iş bu fotoğraftan sonra çıkmıştır. “Ankara’yı Dinliyorum Gözlerim Kapalı” adlı fotoğraf, Dikmen Seğmenler Parkı’nda 27 Aralık 1919’da Atatürk’ün Ankara’ya gelişini sembolize etmek için sipariş edilmiş bir heykel grubuyla performatif olarak ilişkiye giren ve tamamen beyaz kıyafetler giymiş bir grup genci gösteriyor. Stefan Zweig’in beynime çivilenmiş bir sözü vardı: “Savaşların tarihi tek bir olgu değiştirilmeksizin, ama savaşı yüceltmeye de gitmeksizin nasıl anlatılabilirdi? Zweig’a göre “savaş”a ait dehşetengiz tüm imgelerin ve anlatıların bittiği bir tarih yarının tarihi olabilirdi. Birçok başkentte olduğu gibi Ankara’da da savaşları ve kahramanlıkları yücelten anıtlar yukarıda bahsettiğimiz savaş ve çatışma kültürünü heykeller aracılığıyla sabitleyerek klişe ve stereotipleşmenin en güzide örneklerini oluşturuyorlar. Nitelikli ya da niteliksiz demeksizin temel amaçları bu. Söz konusu heykelleri kucaklayan, onların önünde yere serili duran canlı figürler aracılığıyla “yarına özgü böyle bir tarih yazımının imkansızlığını”, belki dediğiniz gibi ironi ve parodi yoluyla ele almış olmalıyım.
“It”s Time To Dance Now” ise benzer biçimde kamunun en orta yerinde, Ankara’da Bentderesi bölgesinde özgürce tekno dans eden kara çarşaflı bir genç kızı gösteren bir tür video klip. Kara çarşafa yönelik ön yargının (yine stereotipleşme) kırılması gerektiğini ve inancın özgürleştirici kuvvetinin mümkün olabileceğini göstermek istemiştim. Çekim tarihinden (2008) bugüne kadar olan on yıllık bir sürece baktığımızda bu değişime şahit olmak beni sevindirdi. Disko ve rock konserlerinde görüyoruz artık böyle gençleri.
“I Can Sing” (2008) adlı video da benzer bir izlekten yola çıkan bir klip. Ama o daha ziyade Türkiye’nin modern ve gelenek arasındaki sıkışmışlığına parmak basan bir ağıt. İngilizce bir şarkıya play-back yapmaya çalışan başörtülü bir kadın görüyorsunuz. Şarkının İngilizce oluşu bizim Batı’ya entegrasyon sürecimize işaret ediyor. Kadın ise başı kapalı ve doğulu oluşuyla bizden azımsanmayacak bir kitleyi temsil ediyor. Şarkı Jeff Buckley’in, kanımca Leonard Cohen’in ‘Hallelujah’ını ondan daha çok var eden ve genç yaşta hayata veda eden yıldız rockçunun baladı. Hallelujah Arapça’da yarabbi şükür anlamına geldiği için bu şarkıyı özellikle seçtim. Oyuncunun sözlerinin anlamını bilmediği bu baladı seslendirmeye çalışırken çekimlerde birkaç kez ağlamasını unutamıyorum. Ama bu sahneleri koymadık, dramatik etki yeterince çıkmıştı.

Bir sanatçı stereotipi var mıdır? Sanatçıdan beklenen rol, statü ve kimlik olarak sanatçı tiplemesi hakkında ne söylersiniz? Sanatçıların piyasayı kucaklama isteği yeni bir şey midir? Sanatçılar ne ister? Bu soruyu ‘Vasiyet ya da 10 Emir’ adlı işinizden de bahsederek açıklar mısınız?

Şimdi Rönesans’ın ülküselleştirilmiş, göklerde gezen sanatçı tipi Modernizmle birlikte yere indikten ve günümüzde hayatın tam da göbeğine karıştığından beri böyle bir stereotipten bahsetmek komik olur.
Günümüzün sanatçı tipi eskinin tersine idealler ve kendini vakfetmekten ziyade şan, şöhret ve popülizm havuzunda kulaç atmayı tercih ediyor. Deha şöhrete evrildi. “Vasiyet ya da 10 Emir” tam da bu noktada, geleceğe kalmak ve tarihte varlığını kanıtlamaya çalışan ölüm döşeğindeki bir sanatçıyı anlatıyor: Ben hasta halde yatağımda yatıyorum ve aileme vasiyet bırakıyorum. Musa’nın kavmine gösterdiği 10 Emre işaret edercesine, onlara ölümümden sonra yapmaları gereken şeyleri 10 maddede iletiyorum. Vasiyetler bir biçimde yerine getirilecek ya, hayattayken imkansız gibi olan şeyler belki ölümümden sonra mecburiyetten gerçekleşir düsturundan hareketle (yine parodi ve ironi), aileme eserlerimi envai çeşit bienallere ve müzelere sokmaları emrini veriyorum.

Şimdi de ‘’Sur’un Kapıları/ Gates of Sur’’ adlı fotoğraf serisi işinizden bahsedelim. Bu fotoğraflarda Sur’un 10 kapısının girişinin beton kütleler ile kapatıldığını görüyoruz. Bir yandan azınlıklara karşı geliştirilen önyargılar, bizim ülkemizin sorunları, diğer yandan size minimalist heykelleri de andırdığını söylediğiniz bu beton kütleler Minimalistlerden Robert Morris, eserleri ile ilgili olarak, ‘şeklin sadeliğinin her zaman deneyimin sadeliği ile özdeşleştirilemeyeceğini’, nesnenin bütünlüğünün ve tahmin edilebilirliğinin, izleyicinin esere ve ortama ilişkin farkındalığını desteklediğini öne sürmüş. Ne dersiniz?

Morris usta içimizi okumuş diyebilirim. Beton kütlelerle kapatılmış kapılar izleyicide kısa bir süre önce tanık olduğumuz çatışmanın dramatik ve acılı yüzlerini yansıtıyorlar bu anlamda. O fotoğraf serisinde yıkımın pornografisine girmemeye çalıştım. Öte yandan gerçekliğe odaklanan belgesel fotoğrafın, onlar da kısmen bir belgeselliğe dayanıyor olduğundan, böyle bir pornografiye düşmeme tehlikesi ne kadardır onu da bilemiyorum. Dramatik etkiyi ışık ve kadrajlarla yakalamaya ve olabildiğince minimalist bir izlenim vermeye çalıştım.
Sıradan sahneler gibi görünüyorlar ama kapalı kapılar bu sıradanlığı birbirine bağlayan tematik bir halka.
Dizi hem içerden hem de dışardan görüntülerle, Sur’da bir dönem olup bitenleri yeniden hatırlamamıza vesile olsun istedim.

Çalışmalarınıza girmişken ‘Metamorfoz Muhabbet’ adlı video çalışmanızda gündelik hayat, arkadaşlık ilişkileri, evin içinde yaşanan mahrem alanlar ile dışarıya ait taşıdığımız kimlik ve bizi temsil eden kıyafetlerimiz üzerinden sevimli bir oyun seyrediyoruz. Hem oyunun ciddiyetinde hem de dalgasında… İçine girilmesi güç görünen pek çok konuda olduğu gibi, sanatı da bir oyuna benzetip, böyle anlamaya çalışmak bize cesaret verebilir. Ne dersiniz? Bu kapsamda “İntihar’’ ve “Bırak Güneş İçeri Girsin” çalışmalarınızdan da bahseder misiniz?

“Metamorfoz Muhabbet” çalışmalarım içinde kendimi en çok bulduğum işlerimden biri diyebilirim. Yapıldığı 2009 yılından bu yana hala davetler alıyor. İçerik ve oyunculuk açısından kendini yeniliyor ve zamana direniyor olmasına seviniyorum açıkçası. Biri Anadolu’dan başı kapalı bir kadın ile diğeri başı açık ve makyajlı iki kadın arasında geçen bir muhabbeti ele alıyor. İkinci kadın, hayatında makyaj yapmamış ve başını hiç açmamış ilkini ikna ediyor ve onu bambaşka kişiye dönüştürüyor. Elbiselerini olduğu gibi takas ediyorlar ve farklı karakterlere bürünmenin deneyimini doya doya yaşıyorlar. Bir tür kimlik değişimi. Galiba bizim arada duran kimlik sorunumuza hala sesleniyor.
“İntihar / “Suicide (2003) ve “Bırak Güneş İçeri Girsin / Let The Sunshine In” (2012) adlı fotoğraflardan ilki, fotoğrafla yakınlık kurmaya başladığım erken dönemde, 2000’lerin başıdır, Sürrealist hareketin performatif foto kolaj mantığına yaslanıyor diyebilirim. Tanımsız, tek cümleye sığdırılamayacak tuhaf ve dramatik etkiler bırakacak sahnelemelere yönelmek istemiştim. Bulunduğum iç mekanları bir sahneleme alanına dönüştürecek eylemler bir tür. “İntihar”da kafasını içinde ne olduğunu bilemediğimiz bir tencereye sokup intihar etmeye çalışan yaşlı bir kadını zincirle tutan bir genç erkek görüyoruz. Genç onu kurtarmakta mıdır yoksa eylemine izin mi vermektedir bilemiyoruz, ama mutfakta gergin ve garip bir şeyler olduğu kesin.
İkinci fotoğrafı ise Paris’teki rezidans sürecimde çekmiştim, Cite des Arts International’da kaldığım atölyeyi yine bir sahneye çevirdim, eşyaların yerleriyle oynadım. Masa ve sandalyeleri ışığın en iyi düştüğü yerlere çektim, iki kara perdeyi çarşafımla birbirine bağladım. Yastığımı da pencerenin ışık alan aralığına sıkıştırdım. Yani orada saçma sapan bir performans anının anlık fotoğrafı gibi bir durum var, ev içinde oynanmış tek kişilik bir oyun.

Yaşam tarzı ne anlama gelir? Gerçekten bir tipten daha mı fazlasıyız? Çevrimiçi sakinlerinin sanal dünyası, simülasyon ile gerçek dünya arasındaki çizginin kaybolması, belirsizleşmesi gibi konular ile sanat ve hayat arasında sanatçının konumu hakkında neler söylemek istersiniz?

İnternet ve sanal alemin hayatımızı kuşattığı yakın dönemden beri, kendi adıma gördüğüm ve hissettiğim, sanallığın ve çevrimiçi hayatın gerçeğe azımsanmayacak bir üstünlük kurduğu ve mutluluk için yeni ara yüzler yarattığı. Eskiden sanallıktan korkulurdu. Denirdi ki yüzünü bile görmediği kişiyle hem hal olmuş. Sosyal medyada geliştirdiğim çok yakın dostluklar var. Daha önce hiç yüz yüze gelmediğim kişilerle sanal alemde kurduğum ilişkiler dostluğa evriliyor. Bunu garipsemediğim gibi gerekli de buluyorum. Belki yüz yüze görüşme ön yargıları tetikliyor. Sanal alem birbirimizi yazdıklarımız ve söylediklerimiz aracılığıyla daha yakından tanıyabilmenin temellerini atıyor ve ön yargıların bertaraf edilmesinde bir prova alanı. Ama tersi bir durum da söz konusu olabilir. Sanal alemi nasıl kullandığınıza bağlı.

Bir ortamda klişe olan toplumun genelinde olmayabiliyor. Toplumdan topluma gündelik hayatın stereotipleri ve klişeleri de değişiyor. Sizce daha sınırlı ve elitist bir grup olan sanat yazarları, küratörleri ve önemli kurumların temsilcileri arasında klişe ya da vasat olan ama hala alıcısı/izleyicisi olan sanat hakkında ne dersiniz? Sanat hep yeni ve sıra dışı mı olmalıdır?

Klişe ve vasat olan şeyler beni hiçbir zaman ilgilendirmemiştir. Fuarlar bunlarla dolu. Aksiyon sinemasının klişeleşmiş kurgusunun karşısında duran sinema ne tuhaftır ki ‘sanat sineması’ olarak tanımlanıyor. İşte adına ‘bir başka sinema’, ‘arthouse’ falan denen özel seanslar var. Buradaki filmler aksiyon içermediği ve ağır kurguya yaslandığı için ‘sanat filmi’ olarak tanımlanıyor. Ötekileştiriliyor yani. Onları izleyenler sizin söylediğiniz ‘elitist’ camia. Entelektüel çaba açıkça küçümseniyor bu tür ötekileştirmelerle. Tam da sanat bu yüzden yeni ve sıra dışı olmalıdır. Sıradanlık kapitalizmin köleliğidir, kitlelerin gelip geçici beklentilerine boyun eğmektir. Sürüden biri olmamak sanat ve sanatçının temel görevidir diye düşünüyorum.

Belgesel fotoğraflarda klişe görüntülerle izleyicinin kodlanması konusunda ne düşünürsünüz? Savaş, propaganda, milliyetçilik, ırkçılık… vb. konularda kanaatlerin ve önyargıların oluşmasında fotoğraf sanatçısının ve fotoğrafların konumu sizce nedir ve ne olmalıdır?

Basın fotoğrafçılığını ya da belgesel fotoğrafçılığı ne yapacağız sorusunu gündeme getiriyor sorunuz.
Size yine Zweig’dan bir örnek vermek isterim. O, bir kültür tarihi düşlüyor ve böyle bir tarihin, bir ulusun ötekine karşı hangi suçları işlediğini değil, ama ona neler borçlu olduğunu göstereceğinin altını çiziyor. Yani kültürler arası barışık bir durumu, üstünlüğün ve gücün eridiği ütopik bir tarihi düşlüyor. Oysa savaş ve propaganda fotoğraflarının, savaş imgelerini ve savaşma olgusunu yeniden diriltmesi bağlamında böyle bir handikapı var.
Yani birine karşı üstünlük sağlayan öteki imgesi yaratma handikapı. Fotoğraf sanatçısı ve fotoğrafın konumunun ne olması gerektiğine yönelik kesin bir yanıt vermek bu noktada ne kadar güç. Kevin Carter’in o ünlü fotoğrafını hatırlayın: Güney Sudan’da açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun arkasında onu yemeyi bekleyen bir akbabayı gösteren fotoğraf, ya da Nick Ut’un 1972 yılında Vietnam’da napalm bombasından kaçan çocukların, bir tanesi çırılçıplak bir kız çocuğudur (şimdi 48 yaşında olan Kim Phuc) belgeseli olan o dehşet fotoğraf. Olabildiğince trajik olmalarına karşın bütün bu fotoğraflar bir gücün ötekine üstünlüğünün kanıtı olmaktan kurtulamıyor.
Hiçbir fotoğraf kurtulamıyor, sanatın belki de fotoğrafın yazgısı bu. Ama bir acının altını çizmesi bağlamında da bize bu acıların tekrar yaşanmaması gerektiğine ilişkin estetik bir öneride de bulunuyorlar.

‘Things I Point Out’ adlı fotoğraf serisinden oluşan işlerinizden bahseder misiniz? Göstermenin anlamı nedir?

Süregiden bir dizi fotoğraf. “İşaret Ettiklerim” dizisi şöyle başladı. Yukarıda da bahsettiğiniz basın ve belgesel fotoğrafın trajik verileri tetikleyici bir nokta oldu. Her gün gazetelerden en küçük basılmış fotoğrafları toplamaya başladım. Bu fotoğraflar, savaş, siyaset ortamı, doğal afetler, ikinci sayfa haberlerinde rastladığımız cinayetler, intiharlar, kaza fotoğrafları gibi gündelik hayatımızın parçası olmuş ve bu yüzden de sıradanlaştığını zannettiğimiz anların fotoğraflarıydı. Çeken fotoğrafçının ismini ve içeriklerini sildiğimizde acaba bu imgeler izleyende ne gibi anlamlara olanak verebilirdi? Üstelik bu fotoğraflara çekildiği ve bakıldığı günün sonrasında, diyelim ki, bir yıl sonra yeniden baktığımda içeriklerine ne kadar hakim olabilecektim? Acı ve trajedi ortaklaşıyordu, anonimleşiyordu ama çeken, yani fotoğrafın sahibi ve fotoğrafın içerikleri da orantılı olarak unutuluyordu. Bir tür temellük-kendine mal etme arşivi gibi çok sayıda fotoğraf yığını olarak düşünmüştüm bunları.

‘Slightly Different’ adlı işinizde çok bilinen ve artık klişe bir aforizmaya ufak bir değişiklikle belki anlamını çok değiştirmeden aynı anlama tekrar bakmamızı sağlıyorsunuz. Az bir farkı görmek için dikkat kesilmek gerekiyor. Bir şeyi en bilinen, harcıâlem diliyle anlatmak ne zaman klişe, ne zaman klasik olur diye sorsak bu işiniz üzerinden neler söylersiniz?

“Slightly Different / Hafiften Farklı” adlı mekana özgü yerleştirme Pittsburgh Müzesi’nin 2011’de katıldığım ‘Komşuluk’ temalı grup sergisi çerçevesinde verilmiş bir siparişti. Bir waffle dükkanının tepesine bir yazı yazmam istenmişti. Ben de “Bana Arkadaşını Söyle Sana Kim Olmadığını Söyleyeyim” yazdım. Alışılmış bir ifadeyi tersine çevirip atasözlerinin zaman içinde sapan anlamlarına parmak basmak istedim. Kendi adımı da künye olarak yazarak atasözünün sahibini bilinen hayatta bir karakter olarak vurgulamak istemiştim. Klişeleri tersinden okumak bağlamında yine ironi devreye giriyor burada.

Klişe ve stereotiplere uydukça topluma, uzaklaştıkça kendimize mi yaklaşırız?

Bana göre uymadıkça topluma uzaklaşırız kendimize yakınlaşırız, kendimizi başkalarından daha farklı düşünmeye yöneliriz. Gerekli olan budur. Çoğunluk ve çoğunluğun değerlerinden her zaman korkmuşumdur.

Gündelik hayat çoğu zaman yavan ve klişe ise sanat bunu nasıl konu etmelidir? Sıradan hayatın gözden kaçabilecek değerini ortaya çıkarmak sanatın gücü dahilinde midir? Sanat erişilmez olana göz alıcı bir hava vermek yerine sürdürmek zorunda olduğumuz hayatın gerçek değerine gözlerimizi açabilir mi?

Ama sanat hiçbir zaman erişilmez olana göz alıcı bir hava vermek gibi yapay bir şeyle uğraşmadı ki!
Bence haksızlık etmeyelim sanat tarihine mal olmuş sanatçıların mücadelelerine. Kötü ve sıradan örnekler bizi ilgilendirmiyor. Diyelim ki Boucher Rokoko’da yüksek sosyetenin gündelik hayatını resmettiyse erişilmez olanı gözümüzü boyayarak göstermedi. Tersine, o hayatı tüm çıplaklığıyla ortaya sererek eleştirel bir tutum ortaya koydu. Sanat, yaşadığımız hayatın gerçek değerine gözlerimizi açmıştır her zaman. En azından böyle bir sanattan konuşmamız ve onu ölçüt almamız lazım.

Klişeler içi boşalmış olsa da bildiğimiz anlamlar hakkında ise bunları akılda tutmanın da bir yolu olabilir.
Bazı klişe fikirler üzerinde bizi yeniden düşünmeye davet ederek, neyin daha önemli olduğuna dair yeniden bakmaya bizi teşvik edebilir. Hayatta en çok neyin önemli olduğuna dair bir hissiyat yaratmada sanatçıya kolaylık mı sağlar, yoksa hızlı kodlama ile derinlikte uzaklaşan temsillere mi neden olur?

Bu klişelere ihtiyatla yaklaşmakla ilgili. Klişenin algıyı çarçabuk ablukaya alması gibi bir tehlikesi vardır.
TV mesela klişe yaratmada ve algı yanılsaması oluşturmada birincil zehirdir. Kötü bir şeyi klişeler halinde ısrarla tekrarlarsanız o kötü şey zamanla iyi ve güzel şeye dönüşür kamunun gözünde. Sanatçılar gibi klişenin bu tuzağının farkına varanların çoğaldığı bir toplum ideal bir toplumdur kanımca.

Ferhat bey bu güzel röportaj için teşekkür ederiz ve son olarak yakın dönem içinde yapacağınız etkinliklerinizi sormak isteriz.

Haziran ayının sonuna doğru küratörlüğünü Nazlı Pektaş’ın üstlendiği bir grup sergisi Yapı Kredi Kültür Sanat Merkezi’nde yer alacak. Bu proje çok ilginç. Son zamanlarda bizde sıklıkla gündeme gelen ‘etkilenme, aşırma, çalma ve kendine mal etme’ meselelerini masaya yatırıyor. Yani sergi, katılan sanatçıların bile isteye birbirlerinden çaldıkları imgeleri sergilemesi üzerine. Erinç Seymen’in resimlerinden çaldığım bir heykel gerçekleştiriyorum. Aynı zaman dilimi içinde Marsilya’da Videodrome’da bir video gösterimi var. Dört video çalışmamla katılıyorum. Sonbaharda Göteborgs Konsthall’da bir grup sergisinde yer alacağım. Eylül ayında açılan Busan Bienaline de çift kanallı bir video ile katılıyorum.

Ferhat Özgür’ün Kontrast Dergi 53.sayıda yayımlanan portfolyosuna buradan ulaşabilirsiniz.