Murat YAYKIN | Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğrafçılar Atölyesi (50. Sayı)

Tarih Yazıcılar
İlk fotoğrafın çekildiği 1826 tarihinden bu yana fotoğraf konusunda çok şey söylendi ve daha da söylenecek. Çünkü tanık olduğumuz, tarafı olduğumuz hayatlar, kavgalar devam ediyor.

Fotoğrafçı, fotoğrafın hangi alanı ile ilgileniyorsa ilgilensin, fotoğraflarında parmak izleri vardır.
Dünyamızı algılama biçimimiz, hayat karşısındaki duruşumuz, bizim fotoğraf tarzımıza, fotoğraflarımıza da yansır. Ama temel ve ortak bir duygu vardır ki o da objektifimizi neye çeviriyorsak ondan sorumlu olduğumuzdur.
Bu sorumluluk duygusu deklanşöre bastığımız anda başlayacak ve soludukça sürecektir.

Fotoğrafçıların tutumları, onların bir görünümü görüntüye dönüştürme sürecini ve bunu paylaşma yöntemlerini de belirleyecektir. Neden fotoğraf çektiğimizden başlayarak, nasıl paylaşacağımıza kadar olan süreç fotoğrafçıların tarzını da belirleyecektir. Soruların yanıtları için öncelikle bizden önce iz bırakanların izini sürmek, onlardan öğrenmek gerekiyor. Bu tarihsel yolculukta her fotoğrafın süreceği bir iz vardır ve elbette ki biz de kendi öykümüzü yazarken, Paul Strand, Jacob Riis, Lewis Hine’ın, madenlerde çalıştırılan çocuk işçilerinin, Amerika sahillerine yeni bir dünya umuduyla karaya çıkan göçmenlerin yeni dünyayı yoksul omuzlarında amansız bir sömürüye maruz kalarak nasıl yarattıklarını unutmayacağız. Fotoğrafik resme sosyal bir amaç yükleyen İskoç fotoğrafçı William Carrick, foto muhabirliğinin temellerini atan Alman fotoğrafçı Karl Bull’ın, 1891-1892 yıllarında Volga boylarındaki açlığın, sefaletin fotoğraflarını çeken, belgesel fotoğrafçılığın ilk isimlerinden Maxim Dimitriyev’in bilgi ve fotoğrafları tarihsel bilincimizin önemli kilometre taşları olacaktır.
Fotoğrafın sınıflar mücadelesindeki önemli işlevini Ekim Devrimi fotoğrafçıları; Alexandre Dorn, Petr Nowichiy, Alex Saweljiev’den öğrenmeyi sürdürecek, birikimlerini tarihsel bir miras olarak bilgi hanemize kaydedeceğiz. Magnum fotoğrafçıları, Robert Capa, Henri Cartier Bresson, Tina Modetti, Sebastian Salgodo, James Nachtwey, Spirio Meletzis başta olmak üzere yüzlerce cesur fotoğrafçı dünyamızın kaydını tutarak, bize geçmişimize bakmamızın olanaklarını sunuyor ve bizlere gelecek düşü kurduruyor.

Tarih bilincimiz ve sınıflar mücadelesinin, fotoğrafın dili ve olanaklarıyla birlikte toplumcu belgeselci fotoğrafçıların çalışma biçimleri de şekillenmektedir.

Fotoğrafçı ürettiği fotoğrafını bir dil üzerinden oluşturur. Bu dil fotoğrafçının toplumsal bilincinin ve fotoğrafın oluşturduğu yeni bir dildir. Bu dili oluşturmak için fotoğrafçı çok iyi hazırlık yapmak (okumak, araştırmak) zorundadır.

Fotoğraf, çalışmasını toplumsal bir sorun üzerinden oluşturur. Önceden belirlediği bir amacı vardır ve fotoğrafçı çalışmasını bu amacı gerçekleştirmek, projesini bu amaca çalışmanın konusu olan sorunu bu sorunun örgütlü gücü olan bir örgütle yapmayı yeğler. Çalışmanın sonucunda yine birlikte projelendirdiği kurumla beraber çalışmanın sonuçlarını paylaşır.

Fotoğraf çalışmasının bir hedef kitlesi vardır. Öncelikle hedef kitlesi çalışmayı birlikte yaptığı sorunun birinci dereceden muhatabı olanlardır. Bu süreç içinde fotoğrafçı bu sorunun bir öznesi haline gelir.

Fotoğrafçı sadece durumu bir öykü üzerinden fotoğraflayarak görevini yapmış sayılmaz, bu sorunda hem taraf hem de bu sürecin tarihsel tanığıdır.

Hedef kitlesi, çalışma yaptığı alandır ve bunu örgütlü gücüyle yapar ya da olanaklıysa bu örgütlü gücün oluşturulması konusunda sorunun öznelerinin belirlediği biçimde katkı sunar.

İkinci hedef kitle ise, toplumsal bir bilinçle birlikte itiraz ya da onayı istediği toplumsal tepkinin oluşturulması için geniş kitlelere ulaşmalarını sağlamak. Sergileme yöntemleri bakımından yaratıcı yöntemler bulmak sorunun öznesi ile birlikte sergilemek, bunun için sergi salonlarını, sokakları, duvarları, alanları kullanmaktır.
Tüketim merkezleri fotoğraflarımızın sergi alanları olamaz.

Fotoğrafçılar çalışma konularına büyük bir özen ve sorumluluk duygusuyla yaklaşırlar. Çalışma sona ermiş olsa bile sorunun öznelerine karşı olan sorumluluğu devam eder.

Projeyi oluşturma süreci fotoğrafçıyı değiştirmiyorsa, fotoğrafları da bir durumu anlatmada yetersiz kalır ve başkalarını da değiştiremez.

Unutulmamalıdır ki fotoğraflarımız, görünümlerin şiirsel dili, şarkısıdır. Fotoğraf yaşamın türküsünü söylemeyi, yeryüzünün tüm çalışanlarının, halklarının, onurunu ve taleplerini haykırmayı sürdürüyor.

Toplumcu Gerçekçi Fotoğraf Atölyesi
Mehmet Özer 2006 yılında kurduğu atölyenin adını Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Atölyesi koydu.
Bilindiği gibi 19. yy da etkisini göstermeye başlayan ‘toplumcu gerçekçilik’ daha çok edebiyat alanında ifade buldu. Bugün geçerliliğini tartışmasız hâlâ korumakla birlikte popüler kültürün yıkıcı etkisi ile rekabet etmek zorunda. Buradan bakılınca adını ‘Toplumcu Gerçekçilik’ten alan Belgesel Fotoğraf Atölyesi, hem üretimlerinin kitlelerle buluşabilmesi adına piyasanın insafına bırakılması gibi temel bir sorunla, hem de üretimlerinin kendini korumak adına dar bir elit kesimin ulaşabildiği eserlere dönüştürülmesi problemiyle uğraşmak gibi zor bir görevi de üstlenmiş vaziyette. Bu kısır döngünün kırılması için yaptıkları işi, yani Belgesel Fotoğrafı toplumsal bir olgu olarak algılamakta ve içinde bulunduğu toplumun gelişim evresinin somutunun doğru kavranmasına gayret etmektedirler. Kapitalizmin saldırısı gün geçtikçe şiddetlenirken, yarattığı kültürel etkiyle, yaşanan kültürel yozlaşmayla ve popüler olanla mücadele içindedirler. Bunu da hem ürünlerini/fotoğraflarını hem de üreten bir kişi/fotoğrafçı olarak kendilerini halkın örgütlenmesi sürecinde olması gereken yerde konumlayarak yapmaktadırlar.

Şimdi tamda bu noktada atölyeyi anlamak için toplumcu gerçekçiliği açmak gerektiğini düşünüyorum.

Bilindiği gibi toplumda yer alan her türlü yapı birbirlerinden bağımsız, birbirleri üzerinde etkili olmayan olgular değildir. Aksine toplumsal yaşam içerisinde adı anılan ekonomi, kültür, sanat, eğitim, inanç, spor, hukuk vb. gibi yapılar bir bütünlük arz ederler. Doğadaki değişim, şeylerin birbirleriyle olan ilişkileri ya da mücadeleleri sonucu ortaya çıkar.
Aynı şekilde bilinci belirleyen yaşamdır ve bilinç üretken, değiştirici, dönüştürücü etkinliği içinde durmaksızın yeniden ve yeniden kendini üreten bir yol izler. Kültürel ürünlerde aynı şekilde toplumsal ilişkilerin etkileşimi sonucu bunun bir ürünü olarak ortaya çıkar. Yani kültür, insanın kendisiyle birlikte doğayı da insanileştirmesi sürecidir.

Sınıflı toplumlarda kültür ve sanat sınıfsal özellikler taşır. Çünkü her çağda egemen düşünceler egemen sınıfın düşünceleridir; yani toplumun egemen maddi gücüdür de. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf aynı zamanda zihinsel üretim araçları üzerinde de denetim sahibidir. Zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri genellikle buna bağlıdır.

Başka bir deyişle sanat, bir toplumsal bilinç biçimidir. Toplumcu sanatın ortaya çıkışı ise sınıf bilincinin tarihsel olarak oluşması sürecine bağlı olmuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen sanayileşme sonucunda endüstrileşmenin yönlendirdiği yeni dünya düzeninin ortaya çıkmasıyla gelişen toplumsal çelişkiler, insanları her yönden yeni bir yönelime itmiştir. İlerleyen sanayileşme ile birlikte meydana gelen toplumsal çelişkiler sayesinde ‘toplumsal gerçeklik’ şekillenmiş ve dünya sanat ve edebiyatında itici bir güç olmuştur. Boyutlanmasında Rusya’daki Ekim Devrimi’nin etkisi vardır. 1900’lü yıllara doğru belgesel fotoğraf ‘toplumsal belgeci’ yaklaşım olarak tanımlanan yöne doğru hızla kaymaya başlar. İlk kez 1917 Ekim Devrimi’nin hemen sonrasında Sovyet Rusya’da kullanılmaya başlayan ve yoğunluklu olarak edebiyat alanını kapsayan ‘Toplumsal Gerçekçilik’in fotoğraftaki yansıması ‘Toplumsal Belgeselci’ yaklaşım olarak tanımlanmıştır. O dönemde toplumsal belgeselci fotoğrafçılar, fotoğrafı sadece mekânları ya da anları görüntüleyen bir araç olarak görmediler ve toplumsal eleştirinin en güçlü araçları olarak sistemli olarak çalıştılar. Fotoğrafa dekoratif bir amaç yerine, sosyal bir amaç yükleyen Alfred Stieglitz, Jacob Riis, Lewis Hine, Tina Modetti gibi fotoğrafçıların çalışmalarıyla (ki dönemlerinde önemli çalışmalara imza atmış çok sayıda fotoğrafçıyı burada anmak gerekir) fotoğraf sınıflar mücadelesinde kullanılan bir olanak halini aldı. Onlar fotoğrafın eleştiren, yargılayan bir gücü olduğunu gösterdiler.

Toplumsal gerçekçilik, kendi belirleyici başlıca özelliği açısından evrensel bir nitelik taşır.

Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf, nüvesini halktan ve yaşamın ta kendisinden alır. Politik içerik taşımasıyla fotoğrafın etkileme ve belirleme gücünü yükseltmiştir. Materyalist ve Marksist bir dünya görüşü üzerinde temellendirilmiştir. Bu anlayışın ekseninde “insan, toplum ve üretim ilişkileri” vardır. Toplum için üretim anlayışı vardır. Eğitsel bir işlevi vardır. Toplumsal çatışmayı ve bu çatışmanın insan üzerindeki etkilerini yansıtır.
İnsanın hem kendisini hem çevresini değiştirebileceği gerçeğini baz alır. Özü itibarıyla verili olana muhaliftir. Dönüştürme pratiği olmaları da muhalifliğinden gelir. O yüzden de iktidarla arasında çatışma her zaman sürer gider ve üretimini iktidarın yozlaştırma çabalarıyla ilişkilendirmez. Eleştirel Gerçekçilikten ayrılır. Çünkü bireyle toplumsal yapı arasındaki çatışmayı yansıtma yerine bu çatışmayı ortadan kaldıracak, bireylerin gelişmesine olanak sağlayacak bir düzeni önermeyi, yansıtmayı hedefler.

Eleştirel gerçeklik sistemi revize etmekten başka bir şey yapmaz. Sınıfsal bir duruşu yokta denebilir. Aynı şekilde postmodern yaklaşımlar da bir aldatmacadır. Günümüzde, 20. yy a ait belgesel, sosyal belgesel fotoğrafları ya da toplumsal gerçekçi fotoğrafları yalnızca o döneme sıkıştırılmış belki de nostaljik bir değer atfedilerek değerlendirilmeye başlanmıştır. Fotoğrafçılarını ise birer kahramanlaştırılmış/ikonlaştırılmış kişiler olarak görürler. Bugün göstergelerin kullanımından, biçimsel özelliklerinin belirlenmesine kadar pek çok nokta birbirinin benzeri tekrarlardan oluşmaktadır. Artık ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız önemli olmuştur. 20. yy ın bir derdi olan fotoğrafçılarının yerine toplumsal sorunlara eğilmeyi bir çeşit bağnazlık sayan, sistem içine dâhil olduğunun farkında ya da değil ama rahatsız olmayan fotoğrafçılar çoğalmıştır. Sınıfsal zeminini küçükburjuvazide bulan bu ideolojik tutumla, toplumsal olandan uzak dururlar. Böylelikle neo-liberalizmin kaygan zemini küçük-burjuva sanatçısına kucak açar.

Özne kavramının sınıfsal ve tarihsel belirleyenlerinden koparıldığı, gerçekliğin de aynı şekilde, sınıfsal algılanışıyla tarihsel yüklerinden arındırıldığı postmodern kuram, ‘anlamı’ nesnel gerçeklik ve özne arasındaki sınıfsal ilişki ekseninde tanımlayan Marksizm felsefesine saldırmaktadır.
Burjuvazi ‘eleştirel gerçekliğini’, kendi dünya görüşü ve sınıfsal çıkarlarına göre estetik/sanatsal düzlemde yaratarak doğurmuştur. Proletarya, kapitalist toplumda burjuvazi ile uzlaşmaz sınıf karşıtlıkları içindeyken ‘burjuva eleştirel gerçekçiliği’, kapitalist toplumun sınıflı bir toplum olduğunun farkında olarak kendi egemenlik ve sömürü ilişkilerini gizleyen bir tutuma yönelmiştir.
Sanayileşme ile birlikte Avrupa’da sınıflar arasındaki çatışmaların belirginleşmesi, kapitalizmin sömürü savaşları, Paris Komünü, Proleter Ekim Devrimi, Proletaryanın Enternasyonal örgütlenme deneyimleri, vb. gibi gelişmelerle birlikte gerçekliğe, burjuva eleştirel gerçekçiliği dışından bakılmıştır. Kapitalist topluma ve kapitalist toplumsal ilişkilere yöneltilen bilimsel ve toplumsal eleştiri, sosyalist estetik ve sanat eleştirisini gündeme getirmiştir.
İşte bu bakış açısının birikimleri üzerinden Toplumcu Gerçekçilik doğmuştur. Toplumcu Gerçekçilik erişilmeyecek bir düşün ardında değildir, işleyen bir süreçtir ve diyalektiktir.

İşte ‘Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotoğraf Atölyesi’ bu eksende yaşama geçmiştir ve ilkesini burjuva egemen ideolojisine karşı durarak temellendirmiştir. Bireyin egosunu şişiren post-modernist yaklaşımların aksine bireyin ‘ide’sini hem kendi hem de toplum için kullanan bir anlayışı üretimlerine yansıtmaktadır.

Kontrast Sayı 50, Ocak-Şubat-Mart 2016

Murat YAYKIN
Fotoğrafçı, Yazar, Senarist
Sinema Yönetmeni