Gülden AKKAN | SALVADOR (Kurtarma) DALİ (Zevk) 1904-1989 (41. Sayı)

“Artık gerçeği kavradın, Salvador; dahi gibi davranırsan, sonunda dahi olursun.”

Gerçeküstü (sürrealizm) akımın tek gerçek “gerçeküstü” sanatçısı Dali’nin renkli dünyasını paylaşmak istedim.
Pek olacak gibi değil bu iş ama yine de yaşamını ve sanatındaki en belirgin özellikleri ele alarak, onun kışkırtıcı sanatçı karakterini, sanatını açıklamaya çalışacağım.

Konuya girmeden önce sürrealizmi (gerçeküstü) çok kısa birkaç cümle ile açıklamak gerektiğini düşünüyorum.

Gerçeküstücülük, 2. Dünya Savaşı yıllarındaki akımların en önemlisidir ve adını 1924’de almıştır. Bu yeni akımın amacı, sosyal yaşamın bütün kurallarını kırmaya çalışmaktır; mantık, ahlak, estetik… Edebiyat ve psikolojide de (Freud) etkisini göstermiştir. Konunun açılımı çok uzun, yelpazesi geniştir. Onun için yukarıda kısaca açıkladığım konudan ayrılıp, sanatçımıza geçiyorum.

Dali’nin özyaşam öyküsünde çok acı ve acı ile mücadele vardır. Yaşadıklarının izlerini fırça ile tuvale aktarmıştır; hem de cesurca. Onun için bu öykünün bilinmesinde yarar var diye düşünüyorum.
Şöyle ki; 1904 yılında Barselona yakınlarında, Figueras’ta doğan sanatçı, bu çorak topraklardan hiç ayrılmadı, tüm resimlerinde o çorak araziyi, onun renklerini kullandı. Katalan ruhunun (gördüğü, kokladığı, dokunduğu şeylere inanır Katalan) bütün özelliklerine sahipti. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu ama ailenin kuralları çok sert, bencil bir baba için, nazik ve kadınsı duyguları yoğun yaşayan çocuğa sahip olmak dayanılmaz bir sıkıntıydı. Dali de karşılaştığı bu sert davranışlar karşısında çok rencide olmuş, ancak büyük bir cesaretle bir şaire (Lorca’dır bu şair. Ancak Lorca bu ilişkiyi sert bir şekilde bitirecek, sonra da gittiği Madrid’de öldürülecektir) aşık olmuş, babasının yakınındaki bir evde beraber yaşamıştır. Bir başka öykü vardır ki, hayatında ve eserlerinde çok etkili olmuştur.

Henüz Dali dünyaya gelmemişti ki- adı Salvador olan- ağabeyi aniden ölür. Sonrasında doğan çocuğa kardeşinin adı konur; bu çocuk Dali’dir. Hayatı boyunca, isim benzerliği yüzünden kardeşinin ölümünden kendini sorumlu tutacak, bütün bunlar yetmezmiş gibi, ailesi tarafından sürekli kardeşi ile kıyaslanacaktır. Çocukluk döneminin izlerini tüm eserlerinde belirgin bir şekilde görürüz. Resimlerinin çoğu açık bir anı defteridir aslında. Örneğin çok erken ölen annesini pek görmeyiz; çünkü ona ait anılar çok azdır. Ancak nefret ettiği babası hep vardır; olduğu gibi değil, olmasını istediği gibidir; elele. Kendisini hep annesinin onu giydirdiği gibi, kız gibi giydirir resimlerinde ve elinde hep bir çember (dişilik simgesi) vardır. Kendi farklılığı ile barışık ve keyifle de yaşamıştır 90 yaşına dek. Simgeleri çok kullanır. Bunları bilmek demek, Dali’yi okumak demektir.
Burada birkaç örnek vermeden geçmek istemiyorum. Oldukça fazladır simgeleri, tümünün de bir çıkış noktası vardır. Ayrıca, “imge”lerin de olduğu onlarca eser bırakmıştır… Onları okumanın (bakmanın) zevki bambaşkadır.

Simgelerden örnekler:
karınca: ölüm
sümüklüböcek: akıl
balık: hayat
çatal: denge
çekirge: korku
piyano: kadın
kravat: olanaksız aşk
el: suç nesnesi…

Dali, yaşadığı dönemin her türlü siyasi olaylarından da çok etkilenir. Algı yeteneği ve hafızası güçlüdür.
Bu özelliklerini, karmaşık ruhuyla birleştirerek anlaşılması zor ama unutulmayacak eserler vermiştir.
Anlamsız hiçbir şey göremeyiz tuvallerinde. Onun eserlerinin zevkine varabilmek için, bunları incelemek ve çözmek gerekir.

Saç şekli, giyim tarzı cüretkârdır. Bıyıkları ise çok önemlidir; çünkü bıyıkları onun simgesi olmuştur.
Ancak o yıllardaki bıyıklara da hiç benzemez. O, sevgili bıyıkları için şunu der:

“Benim bıyığım, kaytan, emperyalist, dikey gizemcilik, ultra-rasyonalisttir.”

İşte tam ona has bir tanım. Dali, hayatında hep sıra dışı kişileri sevmiştir. Picasso, onun için çok özeldi.
Paris’e gitmek istediği zaman babasından izin istemiş; “beni Paris bir görsün” diye Paris’e gelmiş, ilk ziyaret ettiği kişi de “Picasso” olmuştu. Bu büyük ustanın atölyesine gittiğinde, “Louvre’u görmeden size geldim,” deyince, Picasso’dan aldığı yanıt “doğru olan da buydu” olmuştur.

S. Zweig ve Freud hayran olduğu diğer özel insanlardı. Farklı yönleri olan, o dönemin bu üç büyük ustalarının -yazar, psikolog, ressam- yolları bir yerde kesişir. Bu kesişme ilginç bir öyküdür:

Bir gün Dali, Zweig ile karşılaşır. O sırada Freud çok hastadır. Acılı bir hastalığa (çene kanseri) yakalanmıştır.
Dali onu ziyaret etmek ister ve beraber Freud’a giderler. Freud’un kişiliği çok etkiler bu çılgın ressamı. Dali, tam evden çıkarken kapının önünde bir bisiklet ve üzerinde bir sümüklüböcek görür. Bu durum, algılaması müthiş sanatçının beyninde yerini bulmuştur bile. Daha sonraki tüm eserlerinde bisiklet üzerinde “FREUD” motifi karşımıza çıkar. Sümüklüböcek de aklın yerini almıştır onun “simgeler” dağarcığında. O gün eve gider gitmez mürekkeple kendisine verilmek üzere Freud’un portresini yapar ve arkadaşına verir ki Freud’a ulaştırsın diye. Ancak Zweig ölünce öğrenir ki, portresini doktorun moralini bozmamak için ona vermemiştir.

Ölümünden önce Zweig (karısıyla birlikte gittiği Rio de Janeiro’da intihar etti) Güney Amerika’ya gelmesi için Dali’yi ikna etmek için, oraların sıcak renklerinden, kelebeklerin güzelliğinden söz eder ama Dali ülkesinin renklerine hayrandır, asla ülkesinden ayrılmak istemez. Zaten kısa zaman sonra bu büyük yazarın intihar haberi gelir. Bunun üzerine, arkadaşının anısına bir seri “KELEBEK” resimleri yapar. İşte “gerçeküstülerin kralı” usta, yaşadığı, gördüğü her şeyden etkilenmiş, üretmiş, üretmiş, üretmiştir…

Bu bölümde, çalışmalarını evrelere ayırıp, kısaca açıklayalım.

İlk bölünme, hayatındaki kişilere bağlı olarak gelişir. Biri Lorca’lı yıllar, diğeri de Gala’lı yıllar. Şairle (Lorca) beraber olduğu yıllardaki eserlerinde “acıyı”, Gala ile yaşadığı uzun yıllardaki eserlerinde “özgürlüğü” yakalamıştır. Gala kendinden on yaş büyük ve güçlü bir kadındı. Anne eksikliğini ömür boyu hissetmiş olan bu adam, kendine bir “idol”, koruyucu, ilham kaynağı bulmuştur. Hatta onu tanrısal bir zirveye (Meryem ve İsa olarak resmini yapmıştır) çıkarmıştır. Her resminde, çok gizli de olsa, bir yerinde Gala’yı yakalamak mümkündür. İkisi arasında, cinselliğin dışında bir ilişki yaşanmıştır ve ölene dek beraber olmaya söz vermişlerdir. Ancak Gala erken ölünce çok yalnız kalmış, içine kapanmıştır. Son yılları, “ATOM” çağına rast gelmiş, bunu etkisi ile bir dizi çalışma yapmış, tüm eski resimlerini “parçalara” (atomlara) ayırmıştır. (Meryem (Gala), yumuşak saatler tabloları gibi)

Çalışma çizgisini de dört bölümde toplayabiliriz. Ancak kesin bir ayrım yapmakta mümkün değildir. Bu evreler ve birkaç örneği;

1-Klasik-Saplantılı Evre
a- Penceremde duran kız (1926)
Konu: Kız kardeşi
b- Küçük kemik kırıntıları (1928 Paranoyak dönem)
Konu: Aziz Sebastianus’un (eşcinsellerin azizi) vücudunda kendini özdeşleştirerek, parçalara ayırma (Lorca yılları)
c- Arzu denen muamma(1929)
Konu: Hiçbir resminde görmediğimiz annesi, bu resimde bir “döl yatağı” şeklinde. Uzakta o çorak kasabasının kayalıkları.

2- Başkalaşımsal Evre (Gala’lı Evre)
a- Sahanda Yumurta Havada Yumurta (1932)
Konu: “Yumuşak yumurta” doğum ve soldaki yapının içindeki minik görüntü “kardeşinin ölümü”.

3- Dinsel Evre (Yeni İnsanın Doğumu) ve İmgeler
a- Köle pazarında Voltaire (1940)
Konu: Çift imgenin en güzel örneği b- Ermiş Antuan’ ın baştan çıkarılması (1947)

4- Dinsel ve Çekirdek Evre
a- Leda – Atomika (1949)
Konu: Atomica (Gala) ve Leda (Dali)
b- Patlamış Raphael’si baş… (1951)
Konu: Burada sınırları aşıyor, “baş” panteonun kubbesi…

Dali’nin bazı şaşırtıcı alışkanlıklarına gelirsek;

Eserlerinin çoğunu çıplak ve Bach dinleyerek yapar. Yemeklerden sonra kulağının arkasına bir “üzüm” yerleştirirmiş. Nedeni üzümün serinlik vermesiymiş. Tuvalete saçlarına bir “yasemin” takıp gider ve çektiği karın ağrılarının ve yaralarının geçmesini hiç istemezmiş. Bunlar onun zevk ve ilham kaynaklarıymış…

Günlükleri, filmleri (Endülüs Köpeği), heykelleri, tümü sıra dışı ve türünde tektir. Bu dünyaya başka “DALİ” gelmedi, gelmeyecek ve o sonsuza dek yaşayacak. Benim için o bir “bilge”ydi ve önünde her zaman saygıyla eğildim. Hayatını, cinsel tercihini büyük bir açıklıkla anlatabilen ender sanatçılardan biriydi; bir diğeri PİCASSO’ dur.

Bu sıra dışı sanatçının, sıra dışı deyişlerini paylaşıyorum:

“Bir deliyle aramdaki fark, benim deli olmamamdır.”

“Zarar görüp akıllanmaktansa, mutluluktan aptallaşmayı kim istemez”

“Resim yapmak, gözlerden gelip fırça ucundan akan sevgili imgesidir. Ve aşkta aynı şeydir.”

“Teşekkür ederim Tanrım, bana bu bağırsak illetini verdiğin için. Vücut dengemde eksik olan buydu”

İspanya kralı Don Carlos, ülkesinden hiç ayrılmayan ve İspanyalı olmasıyla gurur duyan bu sanatçıya, bir şato hediye etmiş, “Marki” ünvanını vermiştir. O da kralının bir resmini yapmış, hediye etmiştir.

Kontrast Sayı 41, Mayıs-Haziran 2014

Gülden AKKAN
Sanat Tarihçisi – Ressam