The Death of Arthur Danto, Andy Warhol and End of Art | Ali ARTUN

Andy Warhol

[Bu yazı, Kontrast’ın 40. sayısında yayınlanmıştır.]

Uzun bir zamandır, önce “post” önekiyle geçmişe havale edilen her fenomenin, arkasından sonunun ilan edildiğini gördük. Bu “son”lar dalgası Wallerstein’in Bildiğimiz Dünya’nın Sonu’na kadar vardı. Modernliğin icadı olan her şeyin, tarihin, teorinin, aklın, öznenin, ‘insan’ın, hatta evrenin… sonunun sorgulandığı bir çağda, bu işe en önce “sanatın sonu”nu açıklamadan girişmek mümkün değil.

Sanatla ilgili düşünceler var olalı beri, sanatın sonuyla ilgili savlar da olmuş. Yani sanat, hep yokluğuyla da var olmuş. Bu diyalektik, sanatla hayatın birliğine ya da karşıtlığına ilişkin akımlarda da yer etmiş. Sanatla hayatın birliğini umut eden ütopyalar, nihayetinde sanatın hayatı massederek ona son vereceğini hayal etmiş. Ama yaşadıklarımıza bakarsak, sanatın hayatı değil de, hayatın sanatı erittiğini izliyoruz. Ve bunun sonunda da, sanatın, onu anlamlandıran tarihini terk ederek ‘güncel’lendiğine tanık oluyoruz.

Roma İmparatorluğu döneminin ünlü kumandanı, filozofu ve tarihçisi, ilk ansiklopedist Plinius, daha birinci yüzyılda, büyük Yunan heykeltraşı Lysippos’un ölümünden sonra sanatın sona erdiğinden bahsediyordu. Sanat tarihinin babası sayılan Vasari için de, Michelangelo’nun ölümü sanatın sonuydu. Biri antikiteye, diğeri Rönesans’a ait bu her iki yargı da, aynı inançtan, sanatın tanrısallığı inancından kaynaklanır. Onlara göre tanrısal mertebedeki yaratıcı sanatçının ölümü, sanat tarihinin durması demektir. Yakın zamanlara geldiğimizde, sanatın sonuna ait en etkili düşünce kuşkusuz Hegel’inkidir. Aslında sanat ve felsefe ilişkisini irdeleyen Hegel’in düşüncesi, bu konuyla uğraşan çağdaş filozofların estetiğinde de temel referanslardan biridir. Nitekim Arthur Danto’nun “sanatın sonu”na ilişkin tezi, Hegel’in Romantik döneme ilişkin savının modernlik sonrasına bir tür uyarlaması gibidir. Hegel’e göre sanat, Mutlak Tin’in [Geist] bilincine varmanın en üstün ifadesidir; Mutlak Tin’in duyusal tezahürüdür. (Mutlak Tin: akıl, hakikat, doğa, Tanrı.)Ve bu anlamıyla antik Yunan’da zirvesine ulaşan sanat, Hegel’in “modern” olarak tanımladığı Romantik döneme gelindiğinde, özündeki Tin’in bilincine varma görevini felsefeye devretmiştir. Dolayısıyla, insanın kendi varlığının farkında olması, sanatın duyusal bir meselesiyken, Romantik çağla birlikte felsefenin kavramsal bir meselesi olmuştur. Böylece klasik anlamıyla sona eren sanat, modern anlamıyla felsefeye evrilmiştir. Heidegger’e göre de hakikati arayan sanatın “kökeni”, ne sanatçıda, ne de sanat nesnesindedir, kendi hakikatindedir; başka deyişle kendi ontolojisinde veya felsefesindedir. Heidegger de antik sanata bir tanrısallık kisvesi yükler. Örneğin bir tapınak, mimarlığının sanatsallığı sayesinde tanrılarla insanları buluşturarak armonik bir dünya kurar, bir cemaat oluşturur. Ancak Heidegger de Hegel gibi, tinselliğin ifşa olduğu bu büyük sanatın sona erdiği görüşündedir.

Genç Marx’ın görüşleri üzerinde de etkisi olan, Hegel döneminin devrimci şairi Heinrich Heine da sanatın ömrünü doldurduğunu düşünür. Ama onun için sanatın geleceği felsefeden ziyade, duyuların özgürleşmesiyle gerçekleşecek devrimdir. Hegel ve Romantik filozoflarla birlikte sanatın sonuna ilişkin düşüncelerin yoğunlaşması, 19. yüzyıl başında klasizmin dağılması ve modern sanatın ‘icat edilmesi’yle bağlantılıdır. “Sanatın sonu” söyleminin daha da yükseldiği ve radikalleştiği ikinci dönem, 1968 ertesinde, modernliğin parçalanmakta olduğu bilincinin yerleştiği zamanlardır. T.J. Clark 1967’de “modern sanatın ölümcül bir çıkmazda” olduğunu savunur. Aynı yıl Roland Barthes “Müellifin Ölümü”nü yayınlar. Onu Foucault izler. “Müellif Nedir?” makalesinde “öznenin yaratıcı rolünden koparılarak, söylemin karmaşık ve değişken fonksiyonu olarak incelenmesini” önerir. Mallarmé’den beri ortadan kaybolmuş olan müellif (yazar, sanatçı) bundan böyle ancak söylemin bir fonksiyonu olarak düşünülebilir (1969).(1) Adorno da 1969’da çıkan Estetik Teori kitabında “artık sanatla ilgili hiçbir şey kendiliğinden malum değildir. Ne içsel hayatı, ne dünyayla ilişkisi, hatta var olma hakkı.” (2) Arnold Hauser 1974’de yayınladığı Sanat Sosyolojisi’nin son bölümünü “Sanatın Sonu”na ayırır. Michael Löwy Dünyayı Değiştirmek Üzerine kitabında sanatın sonunun aynı zamanda modern ütopyaların da sonu olduğunu açıklar. Ona göre sanata kast eden başta teknolojidir (İsyan ve Melankoli). Guy Debord’un hâlâ elden düşmeyen ünlü kitabı Gösteri Toplumu üzerine sonradan yine kendi yazdığı yorumlarını okurken, onun gözünde sanatın çoktan “ölmüş” olduğunu anlarız. Virilio The Accident of Art ve Art and Fear kitaplarında, Kuspit gibi sanatın ölümünü avangardın ortaya çıkmasına kadar gerilere götürür. Gianni Vattimo Modernliğin Sonu’nu, “Sanatın Sonu veya Düşüşü” üzerinden anlatır. Fredric Jameson ise The Cultural Turn kitabında şunu sorar: “Sanatın Sonu mu, Tarihin Sonu mu?” Kimi tarihçilere göre “sanatın sonu”, aynı zamanda “Sanat Teorisinin” (Victor Burgin) ve “Sanat Tarihinin” de sonu demektir (Hans Belting). James Elkins ve Ronan McDonald ise “eleştirmenin de öldüğünü” savunurlar…  Aslında bu liste, aynı zamanlarda sanat ve kültür üzerine yazan hemen herkesi kapsar. Zaten, Agamben’in anlattığı gibi, “sanatın kaybı o kadar  tamamdır ki, artık bir kayıp olarak hissedilmez.” (3)

Uzun bir zamandır, önce “post” önekiyle geçmişe havale edilen her fenomenin, arkasından sonunun ilan edildiğini gördük. Bu “son”lar dalgası Wallerstein’in Bildiğimiz Dünya’nın Sonu’na kadar vardı. Modernliğin icadı olan her şeyin, tarihin, teorinin, aklın, öznenin, ‘insan’ın, hatta evrenin… sonunun sorgulandığı bir çağda, bu işe en önce “sanatın sonu”nu açıklamadan girişmek mümkün değil. Peki, bütün bu külliyat içinde Arthur Danto’nun tezi nerede duruyor? Danto konuya bir filozof olarak yaklaşıyor. Ona göre, avangard sanatın misyonu sanatın özünü keşfetmekti. Bu keşif süreci, Andy Warhol’un ABD’nin en gözde sabun tozu markası olan Brillo’nun kutularının kopyalarını sergilemesiyle tamamlandı (1964). Çünkü böylece, sanatın özünün onun teorisi olduğu anlaşılmış oldu. Yani herhangi şeyleri sanata dönüştüren, sanatın ne olduğuna ilişkin felsefeydi. Danto, Hegel’in modernizmin uyanmasıyla ilgili savını aynen şimdi postmodernizmle ilgili olarak tekrarlıyordu: Hegel zamanında modernizmin doğuşunda olduğu gibi, sanat, batışında da felsefeye evrilerek son buluyordu! Tabii bu tez de Danto’yu postmodernizmin Hegel’i yapıyordu.

Danto’ya göre Warhol, Brillo Box işiyle sanat tarihinin sonunu bildiriyor, onu “tamamlıyordu”. “Sanatın sonu demek, muhakkak ki, bundan sonra sanat eserlerinin olmayacağı demek değil… Sona eren aslında belli bir anlatı. Sanatın, buluşların tarihini ileriye taşıması ve yeni atılımlar yapması ile ilgili anlatı.”(4) “Sanatı artık ilerlemeci bir tarihsel anlatıyla bağdaştırmak mümkün değil.  Anlatı sona erdi. Bu da özgürleştirici bir fikir, ya da öyle olabileceğini düşünüyorum. Sanatçıları tarih yapmaktan kurtarıyor… Gerçekten, her şeyin sanat olabileceği anlamına geliyor… Dada sanatın bir özgürlük formu olduğuna inanıyordu, ama aslında sadece bir stildi. Oysa bir kere sanat sona erdiğinde, artık bir gerçekçi, alegorici, metafizikçi, soyut, sürrealist veya bir peysaj, natürmort veya nü ressamı olabilirsiniz… Artık hiçbir şey tarihsel olarak şart koşulmadığından, her şeye izin var. Ben buna ‘Sanatın Post-Tarihsel Dönemi’ diyorum. Ve bu dönemin ileride bir zaman sona ermesi için hiçbir neden yok. Bundan böyle sanat, moda ya da siyaset tarafından dışarıdan koşullandırılabilir, ama kendi tarihi tarafından içeriden koşullandırılması artık geçmişte kalmıştır.” (5)

Andy Warhol’un işlerinin “sanatın sonu”na işaret ettiğini savunan bir diğer filozof Jean Baudrillard. Ama onun bu konudaki düşünceleri hiç de öyle Hegel’inki gibi bir tinsel miraç hadisesini hatırlatmıyor. Tam aksine… Evet, “Warhol bizi estetikten ve sanattan kurtarmıştır” (6) ama bunu sanatı felsefeye değil “metanın yeni evresini resmeden reklama” dönüştürerek başarmıştır. Ve sonunda sanatın anlamının değerine indirgendiği bir “değer fetişizmi” yaratmıştır. Bu durumda “mutlak sanat” artık sermayedir. (7) “Warhol yaratıcı eylemden kendini çekerek, sanatın öznesini, sanatçıyı ortadan kaldırma yolunda en uç noktaya gitmiştir.” (8) Ne var ki, Danto’nun umduğu gibi, sanatı özündeki teoriye dönüştürmek yerine, tam aksine, “dünyayı bütün apaçıklığıyla olumlamıştır.” (9)

Aslında ‘felsefe’sini en açık haliyle ifade eden Warhol’un kendisidir: “Sanattan sonra gelen adım ticaret sanatıdır. Reklam sanatçısı olarak başladım, ticaret sanatçısı olarak bitirmek istiyorum. ‘Sanat’ denen şeyi, ya da ne deniyorsa işte onu, yaptıktan sonra ticaret sanatına girdim. Sanat Tüccarı (Art Businessman) veya Ticaret Sanatçısı (Business Artist) olmak istedim. Hippi döneminde herkes, ticaretle uğraşma fikrini aşağıladı; ‘para kötüdür’, ‘çalışmak kötüdür’ filan demeye başladı. Oysa, para yapmak  sanattır, çalışmak sanattır; en müthiş sanat ticarettir.” (10) Kontrplak ve serigrafi marifetiyle kendisi hiç elini sürmeden peşpeşe çoğalttırdığı Brillo kutularının beherinin müzayedelerde 4,5 milyon dolara kadar yükselmesi, Warhol’un ‘felsefesi’nin ne kadar tuttuğunu gösterir.  Artık bu durumda Warhol’un sözlerini Danto gibi sanatın son bulduğu bir sanat ontolojisine tercüme etmek de herhalde felsefenin sonu olmalı. Ya da felsefenin postmodern hali: her şey sanat, her şey felsefe! Hegel’in sanatın sonlanarak felsefeye evrilmesiyle ilgili düşüncesi sanatın özerkliğinin, estetik modernizmin uyandığı bir ana denk gelir. Kant ve Schiller, Schlegel gibi romantikler, sanatın bilgisinin, hakikatinin ve amacının kendisinde olduğunu ve dışarıdan kuşatılamayacağını ilan etmişlerdir. Bu anlamda, sanatın kendi varlığına odaklanarak felsefeleştiği savunulabilir. Ama Warhol’un sembolleştirdiği zaman, kendi sözlerinin apaçık ifade ettiği gibi, sanatın özerkliğinin parçalandığı ve modernizmin dindiği bir zamandır. Onun için, ille de Hegel estetiğiyle ilişkilendirmek gerekiyorsa, bu sanatın yeniden felsefeyle buluşması değil, onu terk etmesi demektir.

Günümüzde sanat tarihi de, estetik de Danto’nun parladığı zamanlarda yaşadıkları krizi çoktan aşmış ve son derecede yaratıcı ve verimli bir döneme girmiştir. Ranciére’in “estetiğin huzursuzluğu” ve “aeisthesis”i, Badiou’nun “anti-estetiği”, Baudrillard’ın “sanatın komplosu”, Agamben’in estetiğin imha edilmesini önerdiği “içeriksiz adam”ı, Perniola’nın sanat sonrası sanattan bahsettiği “sanatın gölgesi”, Deleuze’ün ressam Bacon üzerine yazdığı “duygulanımın mantığı”, Bourdieu’nun Kant’ın evrensellik düşüncesiyle mücadele ettiği “ayrımlar” ve Manet’nin “sembolik devrim”i, Foucault’nun Manet ve modernizm yazıları, Derrida’nın “resmin hakikati” ilk akla gelenler. Bu “1968 filozofları”nın  yarattığı eleştirel estetik, çağdaş sanat düşüncesinde çığır açan tartışmalara yol açmıştır. Danto’nun bu zengin birikime katkısı olduğunu söylemek zordur. Sanatın tamamıyla piyasalaşmasıyla ‘mutlak ruhu’na ererek özgürleştiği yolundaki felsefesi, Atlantik’in karşı kıyısında bir parlayıp bir sönmüştür. Ve bundan sonra Danto, her ne kadar Hegel’e öykünse de, ne yazık ki, ancak ölümüyle hatırlanmıştır.

Bu makale 04.11.2013 tarihinde Skopbülten Dergisi’nde yayımlanmıştır.

Kaynakça

(1) Michel Foucault, Language, Counter-Memory, Practice (New York: Cornell University Press, 1977) s.113-138.

(2) Theodor Adorno, Aesthetic Theory (Minneapolis: University of Minnesota Press) s.1.

(3) Leland de la Durantaye, Giorgio Agamben (Stanford: Stanford University Press, 2009) s.27.

(4) Arthur C. Danto, After the Brillo Box-The Visual Arts in Pos-Historical Perspective (New York: FSG, 1992) s.10.

(5) A.g.e., s.9.

(6) Jean Baudrillard, “Andy Warhol’dan Yola Çıkmak”, Sanat Komplosu (İstanbul: İletişim-Sanathayat, 2010) s.58.

(7) Sylvére Lotringer, “Sanat Korsanlığı”, Baudrillard a.g.e., s.21.

(8) Baudrillard, a.g.e., s.58.

(9) Baudrillard, a.g.e., s.58.

(10) Aktaran Donald Kuspit, The End of Art (Cambridge: Cambridge University Press, 2004) s.148.