Emine CEYLAN | Söyleşi (52. Sayı)

Kontrast Dergi olarak Emine Ceylan ile yapmış olduğumuz 2017 tarihli söyleşi:

“Time Travel 1-2-3’’ serilerinizde sanat tarihine ait eserleri yeniden yorumladığınızı görüyoruz. Sanatsal üretim olarak bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Time Travel serisini çalışmaya başlamam için beni motive eden en önemli şey resim sanatına olan büyük aşkımdır her şeyden önce.

Bana dünyayı daha açık seçik görmemi sağlayan sanatların başında gelir resim.

Bunun yanında annelik… kızım… kızımın yüzünün, bedeninin hatta davranışlarının beni resim sanatının en yüce örneklerine, eskilere, yaşamın derin özüne doğru savurması da önemli bir motivasyon kaynağımdı.

Bu çalışmayı, ne kendimi kullanarak, ne de bir başkasıyla yapamazdım, yapmak istemezdim, anlamı olmazdı benim için. Yani sadece ilginç olacağı için, moda olduğu için ya da eski resimleri aynen tekrarlayıp postmodern dünyaya hediye paketi olarak sunmayı düşünemezdim.

Sanat benim için yalnızca bir uğraş, bir iş değil, benim içsel durumum, öz yaşamımın bir halidir. Yazdığım öykünün içinde yaşıyorum, benliğim, 71 fotoğraflarımın dokularına, kişilerine sinmiş bir anlamda. Dolayısiyle bu serinin en önemli göstergesi belki de “kızım ve ben” başlığıdır. Bu uzun çalışmanın öncesindeki ‘biz’ ile sonrasındaki ‘biz’ aynı değiliz. Çeşitli aşamalardan geçtik. Sanat tarihindeki yolculuğu içimize doğru da yaptık. Karmaşık ve çok değerli bu yolculuktu. Yaşam akışının içinde, varoluşun temelinin kavranmasına katkıda bulunacak bir emekti. Model olarak kullandığım kızım Asiye, son kitabımda bu seri için kısa bir yazı yazdı. Onun bakış açısını vermek ilginç olabilir belki diye altta ekledim.

Bu serideki işlerin estetik düzeylerini yüksek tutmaya çaba gösterdim, aynı zamanda orjinal yapıtın gerçekliğinden kopmadan kendi özüne ait bir güzellik biçimi de yaratmaya çalıştım.

Üretim ve tüketim, yaratı ve kopya, yeniden yorum ile orijinal iş arasındaki ayrımlara dikkat çeken postmodern sanat hakkında neler söylersiniz?

Postmodern sanat hakkında söyleyebileceğim bir şey yok. Yapılan örnekleri sevmiyorum, yaptım oldu havasında çoğu. Ve artık izlemiyorum da. İlginç fikirlerin, süslü ve anlaşılmaz metinlerle sunulmasından oluşuyor çoğu.

Kopyalama, yeniden yorum, orijinal işi küçümseme anlamında olmamalı. Ben yaratıya, orijinal eserlere saygı duyuyorum. Hele bugünkü kötü işler karşısında onların değeri daha da büyüyor kanısındayım.

Sanatta özgün olma kavramını sorgulamayı gereksiz buluyorum. Temel sanatsal referans ‘kültür’ de olabilir, ‘doğa’ da. Sanat doğanın taklidi değil mi, sonuçta sanatçılar doğayı tasarımlamayı her zaman sürdüreceklerdir. Karmaşık bir olay olan sanatsal yaratı küçümsenemez. Manevi kültürün bir parçası olan sanat, dünyaya bir anlam getirir. Van Gogh da, Millet’den onlarca resmi aynı kompozisyonlarla kendi stiliyle yeniden yaptı ve hepsi de çok güzeldir. Ve yeni birer eserdir hepsi. Ama Sherrie Levine’in yaptığı gibi eski fotoğrafçıların fotoğraflarının kitaplardan röprodiksiyonlarını çekip sergiler açıp yeni bir eser gibi sunmayı da sanat sayamıyorum; After Walker Evans diyerekten.

Sanat yapıtlarının ortaya çıkmasına her şey esin kaynağı olabilir, yaşamın içindeki binbir detay da, Haydn kantatlarının tanrısal mükemmelliği de, Rembrant’ın ilkgençlikte ve ölümüne yakın yaptığı otoportrelerine bakarken duyulan hayranlık da içimizdeki binbir dürtüyü harekete geçirir. Sanat bir anlamda yeniden yeniden yorumlamadır. Yeter ki bu yorumlamalar iyi olsun, hakiki olsun. O akıma girermiş, bu akıma girermiş bunun pek önemi yok.

Tolstoy “Sanatta temel olan yeni, kişisel bir şey söylemektir. Büyük sanatçı bununla belli olur.” diyor. Bu görüşe ve aşağıdaki eskimiş görünen ‘idealist sav’a katıldığımı belirtmekle bitireyim.

“Sanat gerçeğin yansısı değildir, tersine, bireyin benini dile getirmekte sadece bir araçtır.”

Hem fotoğraf hem de resim sanatında üretimler yapan bir sanatçısınız. Bugünün sanat ortamını eski ile kıyasladığınızda fotoğrafın kullanımı ile ilgili görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?

Bugünkü sanat ortamında fotoğraf her yerde kullanılıyor. Karışık teknik adı altında. Bunda bir sorun yok, sonuç iyi olduktan sonra. Ama ben fotoğrafı salt fotoğraf olarak, bütün değerleri yerli yerinde, kompozisyonuyla, anlamıyla gerçek bir fotoğraf olarak beğeniyorum. Hatta öyle ki, 1900 lü yılların ilk yarısında üretilmiş fotoğrafları, o dönem fotoğrafçıların fotoğraflarını daha çok beğeniyorum, bugüne oranla.

Sanatçı mı yoksa sanat eseri daha önemlidir?

Sanat eseri daha önemlidir. Eskinin münzevi sanatçılarını görmek mümkün değil günümüzde, herkes kendisini göstermek, ortaya atmak için her taklayı atıyor. Bunlara saygı duyamıyorum. Gerçek sanatçı eseriyle boğuşur, eseri kendidir zaten. Diğerine gerek yok.

Bize son dönem işlerinizden bahseder misiniz? Resim mi fotoğraf mı ağırlıkta gidiyor. Kendi işlerinizi nasıl tarif edersiniz?

Resim ve fotoğraf beraber yürüyor. Bazı fotoğraf projeleri üstünde çalışıyorum. Ayrıca resim üzerine epeyce düşünüyorum, yeni çalışmalara ışık tutacak konular, stiller, renkler uçuşuyor zihnimin labirentlerinde ve gözümün önünden kayıyorlar yıldızlar gibi. Bir zaman gelecek, her şey yerini alacak ve ben zihnimde oluşmuş görüntüleri tuvale aktarmaya çalışacağım. Yani savaşa hazırlanan bir asker gibi hissediyorum kendimi desem yeridir.

Kendi işlerimi tanımlamak doğru olmaz. Ama şöyle söyleyebilirim belki. Yaşamı durup dinlenmeden incelemeyi seven biriyim, çıkardığım dersleri, bende kalan tortuyu, onları değerlendirme biçimim doğrultusunda, içinde biraz gizem de barındırarak anlatmaya çalışıyorum. İçeriği, keza buna uygun biçemi sürekli düşünüyorum. Bütün bunlara çok fazla mesai harcıyorum. Ve bunların hepsini öncelikle kendim için yapıyorum. Yaşamı derinlemesine kavramama neden olan sanatsal uğraşılara şükran borçluyum.

Sanatın geleceği konusunda varsa fütürist düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Sanatın geleceğini tahmin etmek kolay değil. Ama ben bu karmaşanın biteceğini ve eskiye dönüleceğini yani belki de aslına dönüleceği kanısındayım.

Her türlü malzemeyi kullanarak gerçekleştirilen ve adına iş denilen abur cuburların tarihin derinliklerine gömüleceği günleri iple çekiyorum. Bir sanat yapıtı yaşamın anlamından söz eder. İnsanların dünya görüşünü etkileyecek, ideallerine bir doğrultu kazandıracak yapıtlara her zamankinden daha ihtiyaç var diye düşünüyorum.


Zaman Yolculuğu

Dünya dönüyor, zaman akıyor. Yaşananlar sonlanıp hikayeye dönüşüyor, gerçek ve hayal arasındaki çizgilerse gözümde bulandıkça bulanıyor.

Üstümü değişiyorum. Saçımı değişiyorum. Ruhumu, kimliğimi değişiyorum. Bakışlarım değişiyor. Başka bir hikayenin içine giriyorum. Ben bir hikaye oluyorum.

Annemi görüyorum. Bir evin içindeyim sanki. Karşılarda bir yerde başka bir pencerenin içinden izliyor beni. Perdeleri açıp kapıyor, hikayeyi nasıl izleyeceğine kendisi karar veriyor. Bir tülün arkasından bakıyor. Puslu ve bulanık…

Bu evde yaşananları nasıl görmek istediğini ve size nasıl göstereceğini o seçiyor. Sizi bir evin içinden çıkarıp diğer evin içine sokuyor. Belki dışarda göremediklerimizi pencerelerden izlememizi sağlıyor. Ve bütün bu ayrı ayrı hikayeler çerçevelerin içerisinde donup kalıyorlar.

Aynı yaşanmışlığı bu sefer kalıcı boya dokularının gizi olmadan kağıda geçiriyoruz. Aynı duyguları yüzyıllar öncesindeki gibi ama farklı bir şekilde ölümsüzlüğe kavuşturmaya çalışıyoruz. Çehreler değişiyor, hissiyat asla…

Ben; bir garip oyuncu, ağlayıp sızlayan bir çocuk, kaprisli bir yıldızcık, ilham perisi, bazen de sadece zorluk çıkaran bir model olarak; bu serisinde bir kukla oynatıcısı, ressam, yönetmen, fotoğrafçı rollerinin hepsini üstlenmeye çalışmış olan ama asla kaybetmediği rolü ‘annem’ olan bu kadının önünde saygıyla eğiliyorum.

O zamanlar gözümde büyüyenler şu an baktığımda saatin tik takları arasında küçülüp kayboluyor.

Bir zaman yolculuğuna doğru gidiyorum.

Asiye Aksoy

Emine Ceylan’ın portfolyosuna buradan ulaşabilirsiniz.