Eda ÇALIŞKAN | Sinemada Yaratıcı Güç (30. Sayı)

Yaratıcılık deyince aklımıza hemen sınırların aşılması mı geliyor? Kimsenin yapmadığı, denemediği şekilde üretilmiş işler mi anlıyoruz bu tanımdan? Belki ezberlerin bozulması, sınırların zorlanması, belki de daha önce hiç olmadığı kadar özgün…
Yaratma güdüsü, aslında insanı varoluşundan beri peşisıra takip eden bir dürtü. Önce taş devri insanı ateşi bulur, ardından M.Ö. 3200‘lerde tekerlek, Sümerlerin yazıyı bulması, M.S. 1698 ilk buharlı makine, Gutenberg tarafından matbaanın bulunması ve derken M.S. 1800’lü yıllarda fotoğrafın ve sinemanın insanoğluyla buluşması.
Tüm bunlar aslında insanoğlunun yaratmaya olan merakının birer ürünü değil mi? Daha iyiyi, daha yeniyi, hiç yapılmamış ve bulunmamışı bulma üzerine çalışmalarının birer sonucu…

Hayaller ülkesi “sinema”ya hoş geldiniz…

Yoktan var edebilme, var olmayanı hayal edebilme, hayallerimizi perdeye aktarabilme sanatı sinemada, yaratıcılığın sınırları nerde acaba? Ya da sınırları var mı? Sinemanın büyülü dünyası elbette ki yaratıcılığın yaygın kullanılabileceği bir altyapı oluşturmakta. Godard, Truffaut, Hitchcock, Tarantino, David Lynch, Woody Allen, Kim Ki-Duk gibi, filmlerinin her işini üstlenen (yazan, yöneten, yapan, kurgulayan) “auteur” yönetmenlerin kendilerini aşma süreçlerine baktığımız zaman, hep bir yeniliği deneme yolunda ilerlediklerine şahit oluyoruz.
Örneğin, Rope (1948; Ölüm Kararı) Hitchcock’un ileri düzeyde giriştiği bir teknik denemesi olarak adlandırılabilir. Bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşur. Çekildiği döneme bakarak değerlendirdiğimizde, oldukça cesur ve yaratıcı bir girişimdir bu film. Yine, “Serseri Aşıklar (À bout de souffle)”, 1960 yapımı Jean-Luc Godard filmi başlı başına yeni dalga akımını başlatabilecek nitelikte olmasıyla, öncü niteliği taşıyan yapıtlardandır.

Sinema filmlerindeki tiraj kaygısı, kimi zaman izleyiciye yönelik film yapmaya zorlamıştır yönetmenleri.
Ancak biz biliyoruz ki tarih boyunca sinema akımlarının hepsinin ortaya çıkışı ve gelişimi, zorlanan sınırlardan geçmiştir. En önemlisi de aslında hiçbiri bir öncekini tamamen reddederek, yeniden keşifler yapmaya yönelik değil, eklemeler yaparak yer bulmaya çalışmışlardır.

Günümüz sinemasına gelene kadar katedilen uzun yolda binlerce yenilik denenmiş, görüntü ve ses kullanımında yaratma dürtüsü sinemacıları hep zorlamıştır. Deneysel sinema, sınırların zorlanmasını en derin şekliyle ortaya koyan tür olmuştur şüphesiz. Sınır, kural tanımaz, estetik görüşleri zorlayan, ele avuca sığmayan asi tavrıyla deneysel filmler, tarih boyunca her aşamada kendini göstermiştir. Deneysel film; sinema tarihçilerinin çoğu tarafından sinemada o ana kadar kullanılmamış konuları, ilginç ve değişik tekniklerle ele alarak yapılan ve sinema sanatçılarına yeni ufuklar açmayı hedefleyen film türü olarak tanımlanmaktadır. Entr’acte (Rene Clair, 1924), Çapraz Senfoni (Viking Eggeling, 1924), Endülüs Köpeği (Luis Bunuel, 1929), Usher’ların Evinin Çöküşü (James Sibley Watson ve Melville Weber, 1928), Öğle Sonrasının Ağları (Maya Deren, 1943), Komşular (Norman McLaren, 1952) (Kısa film Oscar’ı alan tek deneysel film), Film (Bruce Connor, 1958), Dog Star Man (Stan Brakhage, 1961-1964), Scorpio Rising (Kenneth Anger, 1963), Uyku (Andy Warhol, 1963) sinema tarihinde ön plana çıkmış deneysel çalışmalardır.

Sinemada yaratıcılık söz konusu olduğunda, şüphesiz gelişen teknoloji büyük ölçüde önem taşımaktadır ve etkisi azımsanamayacak seviyelerdedir. 1980 sonrasında mümkün olmaya başlayıp, 1990‘larda yaygınlaşan, görüntü kayıtlarının sayısal olarak yapılabilmesi ve bilgisayar ortamına aktarılabildiği, kurguların sayısal ortamlarda yapılmaya başlandığı yıllardan itibaren, sinema filmlerinin yaratıcı güçlerine adeta sihirli bir değnek dokundu. Eskiden saatler alabilen bazı işlemlerin, artık dakikalar ve hatta bazen saniyeler içinde yapılabilir olması yönetmenleri işleri üzerine daha da yoğunlaşmaya itmiştir. İnsan gücünden yapılan tasarruf, daha yaratıcı işler olarak geri dönüşüm sağlamıştır. Filmlerin kurgularını yapmak için kullanılan bilgisayar programlarında, bugün, yoktan var edebilme gücüne sahibiz. Bundan sonrası yalnızca hayal gücümüze kaldıysa sizleri hayaller ülkesi “sinema”ya davet etmekte haksız mıyım?

Bol ışıklı, sinemayla dolu günlere…

Kaynakça:
Sabri Kaliç, Hil Yayın, 1992. Deneysel Sinemanın Kısa Tarihi

Kontrast Sayı 30, Temmuz-Ağustos 2012

Eda ÇALIŞKAN