Ayşe (EZİLER) KIRAN | Fotoğraf Sanatında Gösterge: Belediye Meydanındaki O Ünlü Öpücük (50. Sayı)

Fotoğrafın tanıtımı
Fransız fotoğrafçı Robert Doisneau’nun 1950 yılında Paris Belediye sarayı meydanında çektiği bu fotoğraf, kalabalık bir kaldırımda bir kahvenin önünden öpüşerek geçen bir çifti göstermektedir. Doisneau, özellikle siyah beyaz çektiği fotoğraflarda zanaatkârları, esnafı, işsizleri, aşıkları, sokakta oynayan çocukları göstermektedir. Resimleri hep sevgi, neşe, geçmişe özlem, barış, mutluluk gibi olumlu duyguları yansıtmaktadır. Bu fotoğrafın seçilmesinin nedeni hem çok bilinmesi, hem de kimi çekim sorunlarını beraberinde getirmesidir.

DİLBİLİM VE GÖSTERGEBİLİM
Gösterge
Bu fotoğraftan yola çıkarak göstergebilimin bir görsel gösterge olan fotoğrafa nasıl yaklaştığını çok kısa bir biçimde de olsa anlatmaya çalışacağız. Kural koyucu ve tarihsel bakış açısını bir yana bırakan Ferdinand de Saussure, eşsüremlilikte “dili düşünceleri ifade eden bir göstergeler dizgesi [1] olarak tanımlamıştır.
Saussure göstergelerden söz ederken bunların dil dışı olabileceğini de, çeşitliliğini de vurgulamıştır: dinsel ayinler, nezaket biçimleri, askeri göstergeler.
Bilindiği gibi Saussure’e göre gösterge, gösteren ve gösterilen olmak üzere iki düzlemden oluşur.
Gösteren duyularla (sessel, görsel) algılanabilir oluşuyla somut özelliği, gösterilen ise akıl, bilgi, bilgisel ve ruhsal deneyimlerle anlaşılabildiği için soyut özelliklidir. Bu iki düzlem, dilbilimcinin benzetmesiyle, bir kağıdın iki yüzü gibidir: birbirinden ayrılamaz [2].

gösteren [fotoğraf]
     Gösterge = ~
gösterilen ışık yardımı ile iz bırakma

Örnekteki fotoğraf için görsel gösterge açısından daha özel bir tanım yapılabilir.

resim+ fotoğraf + siyah beyaz + belli bir uzam+
 gösteren =+ön taraf + öpüşen iki genç+ yanlarından geçen
     Gösterge =  ~ insanlar + kafe + gündüz+ bahar ya da sonbahar
 gösterilen belli bir anda çekilmiş, ön taraftaki figürlerin belirgin,
arkalardakilerin fulü olduğu bir resim

Göstergenin bu tanımı dil düzeyinde pek çok sorununun açıklanmasını sağlasa da, göstergenin kimi özelliklerini açıklayamıyordu. Danimarkalı dilbilimci Louis Hjelmslev, Saussure’ün izinden giderek göstergeyi ve dili kuramsal olarak dört katmanlı bir bütünlük olarak çözümledi. Roland Barthes’ın güncel örneklerle kolayca kavranır bir biçimde anlattığı bu yapı görsel göstergenin de çözümlenmesini sağlamıştır.

Anlatımın tözü=ses bilgisi
Gösterge = Anlatımın içeriği =sesbilim
İçeriğin biçimi =sözcükbilim + biçimbilgisi
İçeriğin tözü=anlambilim

Günlük dilde sözcükler, söylemler, metinler, dilsel olmayan göstergeler belki de bundan çok daha karmaşık yapılarda olsalar bile bir bütün halinde gerçekleşmekte, ayrışmaları hissedilmemektedir bile. Bu dört katmanlı yapı örneğimizdeki fotoğrafa uygulandığında ortaya aşağıdaki biçimde bir katmanlaşma çıkmaktadır.

Anlatımın tözü=fotoğrafın malzemesi
Gösterge = Anlatımın içeriği =fotoğrafın kompozisyonu
İçeriğin tözü =fotoğraftaki somut ya da soyut figürler + yer+ zaman
İçeriğin biçimi=belli bir anda kalabalık içinde öpüşen genç bir çift

Bu katmanlar aşağıdaki gibi açıklanabilir:
Anlatımın tözünü fotoğrafın göz tarafından algılanan malzemesi oluşturur; artık pek göremediğimiz fotoğraf filminin greni (ya da kumlu oluşu), renkli, siyah-beyaz oluşu.
Anlatımın içeriği resmin yüzeyini, bu yüzeye yayılan geleneksel olarak kompozisyon (örneğin piramit düzenleme) denilen az çok düzenli olan geometrik yapıları içerir. Dikey, yatay çizgiler gibi. Ayrıca, ışığa bağlı olarak bu yüzeydeki belli bölgelerin nasıl aydınlatıldığını, gölge, ışık, karanlık arasındaki karşıtlıkların resimde değerleri oluşturduğu düzeydir de.
Anlatımın biçiminde fotoğraftaki soyut ya da somut biçimler, insan, yer, nesneler ve bunlara bağlı olarak zaman konusunda bilgilendiren öğeler bulunur (varsa gölgelerin kısa uzun oluşu, ışığın yönü).
İçeriğin tözü de içerikteki anlam olarak bir kalabalığın ortasında rahatça öpüşen genç bir çifti sunar.

Düzanlam ve Yananlamlar
Gösterge olarak sözcüklerin, nesnelerin, insanların, bunların resimlerinin kendilerinde içkin olarak bulunmayan çağrışımlarda bulunduğu hep bilinmesine ve sezilmesine karşın çağrışımların dilbilimde nasıl ve nerede karşılık bulduğu tartışma konusuydu. Saussure’ün izinden giden Danimarkalı dilbilimci Louis Hjelmslev bu çağrışımların göstergenin içeriğinde, anlamın oluşturucu katmanı, içeriğin biçiminden kaynakladığını ortaya koydu [4].

Anlatımın tözü
Gösterge = Anlatımın içeriği düzanlam
İçeriğin biçimi yananlam
İçeriğin tözü

Yalnız, dilbilimcinin kuramını öylesine incelikle ve soyut biçimde sunması hemen anlaşılmasını ve uygulanmasını uzun yıllar engelledi. Çok iyi bir dilbilim okuru olan Barthes on dört yıl sonra hem kuramı açıkladı, hem de görsel göstergelere uyguladı (Panzani markalı makarna reklamının fotoğrafı) [5]. Düzanlam herkesin üzerinde anlaştığı, yansız, nesnel, karşılığı sözlüklerde bulunabilecek bir anlamdır. Oysa yananlamlar toplumlara, kişilere, yere ve zamana göre değişebilen öznel ve değişken anlamlardır. Bu nedenle yananlamsız bir gösterge düşünülemez. Değişik bağlamlar değişik anlamlar yaratılabilir. Düzanlam bilgiye bağlı olup dilin yetisinin dil bölümünde yer alır; yanalamlar duygu ve sezgilere doğrudan ilişki olduğu için bağlamda ortaya çıkarak dilin söz bölümünde gerçekleşir. Örneğin “fotoğraf” sözcüğünün düzanlamı “ışık yardımı ile iz bırakma”dır. Yananlamları çağrışımlara dayandığı için değişik bağlamlarda, değişik anlamları çağrıştırır: /sanat/, /belge/, /uğraş/, /geçmiş/, /gelecek/, /fotoğrafçılık/, /anı/ [6]….

Saussure, yapısalcılıktan hiç söz etmez, bunun yerine “dizge” terimini kullanır. Ancak kendisini izleyen Hjelmslev’in yapısalcı bakış açısı ve zengin katkıları anlambilim ve göstergebilime giden yol açmıştır. Her ne kadar “anlam” “tanımlanamaz” [7] olarak nitelense de anlambilim göstergeler dizgesinin ürünü ile ilgilenir, anlamı olabildiğince nesnel ve yansız bir biçimde göstermeye çalışır. Göstergebilim ise yorumlanabilir olanla, bir başka deyişle, belli bir bağlam içinde, belli bir deneyimden yola çıkılarak dile getirilebilen ya da düşünülebilen ile ilgilenir. Bu iki dilbilimcinin izinden giden Algirdas-Julien Greimas bir bütün olarak algılanan anlatımın tözünün, yani sesin birimlerine ayrılmasından, kısacası sesbilim ve sesbilgisinden yararlanarak sesbirim aracını anlama uyguladı. Örneğin [foto:raf] sesi /f/, /o/, /t/, /o/,/r/, /a/, /f/ sesbirimlerinden oluşur. Anlamı da birimlerine ayrıştırmak olanaklı mıdır? Örneğin “Fotoğraf” göstergesinde içeriğin tözü /cansız/+ /somut/+/ışık/+/duyarlılık/+/iz/,/eylem/ gibi anlambirimciklerin eklemlenmesiyle oluşur. Anlatımın tözü ile içeriğin tözü arasındaki tek benzerlik ikisinin de birimlerine ayrılabilmesidir. Sesbirimler sınırlı sayıda, anlambirimcikler kavramların ifadesi olduğu için sınırsız sayıdadır. İşte bu ilkeden yola çıkan Greimas 1966’da yayınladığı Yapısal Anlambilim’de (Sémantique structurale) [8] kaynak yapıtında o zamana dek çok az görülen, saf kuramdan dil olgularının betimlemesine ve söyleme geçmiştir. Greimas yapısal anlambilim anlayışıyla, anlamı oluşturan anlambirimciklerin işlevlerini teker teker değil, aralarında oluşturdukları dayanışma ve temel yapı çerçevesinde inceler. Temel kavramlar birliktelik ve birlikte olmamadır. Greimas’ın oluşturduğu ünlü göstergebilimsel kare metinlerin, söylemlerin, görsel göstergelerin görünmeyen temel yapılarını izlekleri aracılığıyla çözümlemek için bir araçtır. Örnek fotoğrafa göre aşağıdaki gibi görselleştirilebilir.

Bir göstergede (söylem, metin, fotoğraf…) bir izleği ya da bir kavramı bulmak yeterlidir. Bu saptamadan sonra onun karşıtı ve çelişkin olanı bulunabilir. Bu kavramlar rastlantısal değil, aynı anlam olanından olmalıdır.

/Mutluluk/ ve /mutlu olmama/ çelişkin kavramlar olup bu fotoğraf çerçevesinde bir arada bulunmazlar.
Aynı biçimde /mutsuzluk/ ve / mutsuz olmama/ da çelişkin terimler olarak bir arada bulunamazlar.
/Mutluluk/ ile /mutsuzluk/ birbirinin karşıtı iki kavramdır, ama ortak özellikleriyle /duyarlılık/ ekseninde /ve/ bağlacı ile eklemlenirler (/mutluluk/+ /mutsuzluk= duyarlık). Ne /mutlu olmama/ ne /mutsuz olmama /, /duyarlığın/ tersine /duyarsızlık/ ekseninde birleşir (ne /mutsuz olmama/ ne /mutlu olmama/).
Öte yandan karenin olumlu (+) tarafındaki / mutsuz olmama/è /mutluluğu/ içererek /esenlik/ kavramını oluşturur. Olumsuz (-) taraftaki /mutlu olmama/ da /mutsuzluğu içererek /esenliksizlik/ kavramını yaratır. Bu kavramlar söylem (ya da fotoğraf) düzleminde gerçekleşir. Bu fotoğrafta / duyarlık/ kavramı bakış açısının iki genci seçmesiyle gerçekleşmektedir. Fransa’nın pek çok yerinde, her zaman öpüşen çiftlerle karşılaşmak olası olduğu için bu Fransızların kanıksadıkları bir manzaradır. Bu çerçevede resimde öpüşen çiftin yanından, onlara bakmadan geçen insanlar kayıtsızlıkları ile /duyarsızlığı/ temsil etmektedirler. / Mutluluk / izleği / gençlik /, / öpüşme / figürleriyle belirginleşmektedir. / Esenlik / kavramı gene gençlerin, / rahat /, / umursamaz / davranışı, yaşamın /sorunsuz/ akışıyla anlamını bulmaktadır. Öte yandan, her ne kadar fotoğrafın kahramanları resmin ortasında yer alsalar da, iki gencin başlarının sola arkaya, /esenlikli/ (+) tarafa eğilmiş olması / mutluluk/ izleğini desteklemektedir. Fotoğrafın temel anlamını oluşturan olumsuz değerler bu fotoğraf söyleminin derin anlamında bir olasılık olarak kalmakta, fotoğrafın yüzeyinde figürlerle biçimlenmemekte, bir değer nesnesine (figürüne) dönüşmemektedir.

Göstergenin Nedensiz ve Nedenli Oluşu

Göstergeyi oluşturan gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki zorunlu olup, birbirlerinin karşılıklı olarak önvarsayımıdırlar. Bir düzey olmadan diğer düzey saptanamaz. Bu özelliği ile gösterge nedensizdir. Ancak göstergeler değişik etmenlerle nedenli olabilirler. Doğal dillerde dış ya de gerçek dünyaya öykünme ile olduğu gibi. Örneğin; suya düşen nesnenin sesinin “cup”, yağlanmamış bir kapı sesinin “gıcırdamak” sözcükleriyle verilmesi gibi. İkincisi ise bir sözcükten yola çıkarak eklerle ya da eksiltmelerle yeni sözcükler elde etmek: “foto”, “fotoğraf”, “fotoğrafçı”, “fotoğrafçılık”. Türkçe bilen bir kişi “fotoğraf” sözcüğünden yola çıkarak diğer sözcüklerin anlamını kolaylıkla bulabilir. Bir de anlamsal nedenlilikten söz edilmelidir. Sözcük özellikle eğretilemeli (metaforik) olarak kullanılarak anlamı değiştirilir. Örneğin: “Yazar bu makalesinde Türkiye’nin son on yılının fotoğrafını gözler önüne sermiş.” Burada bağlama göre “fotoğraf”ın anlamı “ışık yardımı ile iz bırakma” değil, /olaylar/, /süre/, /toplumsal, siyasal, kültürel yaşamdır/.

Saussure ve Greimas’ı izleyen Rudolph Arnheim düşünceyi iletmenin tek yolunun dil yetisi olmadığını belirtir. Doğrudan duyu organlarının algısıyla düzenlenerek gerçekleşen duyusal bir düşüncelerin de varlığından söz eder. Bu duyusal edimler içinde düşünsel dile yakın ama ondan farklı olan görsel düşüncenin ayrıcalıklı bir yeri vardır. [10] İşte bu anlamda görsel göstergenin de nedenli oluşundan söz edilebilir. El ile yapılan yağlıboya, suluboya resimlerde, heykellerde sanatçı çalışma alanında gerçekliğe müdahale edebilir. Modeline poz verdirebilir, giysilerini değiştirebilir, malzemesi üzerinde renkleri seçebilir, gölgeleri ayarlayabilir. Bir anlamda nesnesini sahneye koyabilir.

Fotoğrafın doğuşu, gerçekleşimi ve ilk ürünlerindeki öncelikli kaygı ânı yakalama ve gerçeğe en yakın haliyle ortaya koyma olduğu için enstantaneleri düzanlamlı fotoğraflar olarak tanımlayabiliriz [11]. Hatta bu nedenle ilk zamanlar fotoğrafın doğayı, dış dünya gerçekliğini taklit ettiği, taklit etmesi gerektiği düşünülüyordu.
Ancak fotoğraf sanatı bu anlayıştan çok çabuk uzaklaştı. Susan Sontag’a göre fotoğrafa ne kadar az müdahale edilirse, ne kadar az teknik kullanılırsa o kadar masumdur, böylece alanında otorite olma şansı da artar. [12]

Belki de Doisneau da böyle düşünüyordu. İkinci Dünya savaşından sonra Life dergisi kendisinden Paris’in romantik havasını yansıtacak bir dizi fotoğraf ister. Fotoğrafçı Paris Belediye meydanında bir kafede otururken, önündeki kalabalık kaldırımda iki gencin öpüştüğünü görür, ama pozu yakalayamaz. Bunun üzerine o sırada oyunculuk dersi almakta gençlerden aynı yerde, aynı pozu vermelerini ister. Resimler dergide yayınlanır ama unutulur. Otuz yıl sonra 1980 yılında fotoğraf, Fransızların ciddiyetiyle ünlü, entelektüel televizyon dergisi Télérama’nın kapağında yayınlanınca poz verenler kendilerini tanıyarak durumu basına açıklarlar.

Enstantane fotoğrafın ilk örneklerinden (arketip) biri olarak göklere çıkarılan bu resim bir anda fotoğrafçının sahneye koyduğu bir olayın fotoğrafına dönüşür. Bu durumda artık söz konusu fotoğrafın nedensiz bir gösterge olduğunu söylemek olanaksızdır. Doisneau bilerek isteyerek fotoğrafına müdahale etmiş, belki teknik olanakları kullanmış, hatta bu kareyi bulana dek bir çok resim çekmiştir.

Sonuç olarak;
Çağdaş yaşamın ve dünyanın saygın bir sanatı olan fotoğrafçılığın nesnesi görsel göstergelerdir. Fotoğrafçı kendi bakış açısıyla, kendi dünya görüşüyle ve en önemlisi de dünyayı algılayışıyla sanatını yaratır. Böylece değişik malzemeler üzerinde yeniden sunduğu dünya gerçekliğine hem yeni bir anlam katar hem de yeniden bir anlam oluşturur. Anlam gibi soyut, sınırları çok da belirgin olmayan bir kavramın nesnelliği ve yansızlığı, belli bir bağlam içinde incelendiğinde, ancak temel yapıları ve bağlantıları ile ortaya konabilir. Belki de fotoğraf çözümlemesinde bu temel yapılar hem fotoğrafçının hem de fotoğrafa bakanın yaratıcılığını besleyebilir.

Kaynakça
[1] Saussure, Ferdinand de (1974), Cours de linguistique générale, Payot yay. Paris. Tr. Çev. Berke Vardar (1976) Genel Dilbilim Dersleri, Türk Dil kurumu yay, Ankara, s. 34 ve 115.
[2] A.g.y., s. 107.
[4] Hjelmeslev, Louis (1949) “Recherches structurales”, Travaux du cercle linguistique de Copenhague, cilt V.
[5] Barthes, Roland (1964) Rhétorique de l’image, in Communication, n°4, s. 41-42
[6] /…/ iki çizgi arasındaki sözcükler kavramlar, izlekler olup içleri boştur. Örneğin /sanat/ izleği “güzellik”, “estetik”, /anı/ kavramı da “geçmiş”, “zaman”, “eski” sözcükleriyle ifade edilmiş olabilir.
[7] Greimas, Algirdas-Julien ve Courtès, Josephe, (1993) Sémiotique, dictionnaire raisonné de la théorie du langage, Paris, Hachette yay., s. 348.
[8] Algirdas Julien-Greimas (1966), Sémantique structurale, Paris, Larousse, yay.
[9] Greimas, Algirdas-Julien ve Courtès, Joseph, a.y., s. 29- 33. Ayrıca Ayşe (Eziler) Kıran ve Zeynel Kıran, (2007) Yazınsal Okuma Süreçleri, Ankara, Seçkin yay., s. 328- 345.
[10] Arnheim, Rudolph (1976) La pensée visuelle, Paris, Flammarion yay., Joly Martine (1994) L’image et les signes, Paris, Nathan yay. s. 21.
[11] Ancak fotoğrafın fotoğrafa bakana neler çağrıştırdığı ayrı bir konudur.
[12] Lamartine Alphonse de (2012) Cours familer de la littérature XXXVII, Sontag Susan ile röportaj Gutenberg EBook, www.gutenberg.org

Ayşe (EZİLER) KIRAN
Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Yabancı Diller Eğitimi Bölümü
aysek@hacettepe.edu.tr