Aykan ÖZENER | Gezi İsyanı ile Birlikte Türkiye’de Belgesel Fotoğraf Anlayışına Dair… (47. Sayı)

Gezi Direnişi süreci biz fotoğrafçılara inanılmaz deneyimler yaşattı. Bunlar üzerine düşünen ve süreç boyunca yaşadıklarından deneyimler çıkaran, bunları önce kendi bünyesinde sorgulayabilen fotoğrafçıların gelecekteki işlerinde de kullanabileceği müthiş deneyimler kazandığını düşünüyorum.

Gezi Direnişi süreci sırasında, özel hayatım da en az Gezi Süreci kadar kaotikti. Bir kaç ay öncesinde eşimin yakalandığı hastalık (şu anda çok şükür her şey yolunda) sebebiyle bu süreci üç şehirde birden yaşadım.
Aslında tüm medyanın gözünü çevirdiği İstanbul, artık olayların sakinleşmeye başladığı ve yapılanların daha aklı selim yöntemlerle değerlendirildiği forumlar ve basına karşı eylemlerin olduğu bir dönemde girdi hayatıma.

Benim payıma daha çok Ankara ve Çanakkale düştü. O günlerde yaşadıklarıma kısaca değinmeden, doğrudan Türkiye’de belgesel fotoğraf anlayışına dair bir iki kelam etmek pek doğru olmayacak gibi.
Özellikle Ankara süreci çok ilginç gözlemler yapmama sebep oldu. Basında yaşanan katıksız sansür tüm dikkatimizi sosyal paylaşım sitelerine yönlendirmemize sebep olmuştu. Yine bir paylaşımdan bir iki saat içerisinde Kuğulu Park’da büyük bir buluşma olacağını sezinleyip apar topar oraya gittiğimi hatırlıyorum. Toplanmanın kısa bir sürede onbinlerce kişiye ulaşacağını tahmin etmemiştim. Park bir anda biriken direnişçilerle dolup Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru taşmaya başladı. Ertesi gün Tunalı Hilmi Caddesi’nden meclis tarafına doğru yürüyen kalabalığın arasına karışarak bir arkadaşımla fotoğraf çekmeye başladık. Biz meclis önünde polis barikatına takıldık. Kızılay Meydanı tam karşımızda kalmıştı. Aramızda polis barikatı olduğundan oraya geçmemiz imkânsızdı. O yüzden geri dönüp Konur Sokak tarafına gitmeye karar verdik. Her yer yoğun bir gaz bulutuyla kaplıydı. Sonraki gün yaşayacaklarımın yanında oldukça sakin sayılabilecek bir gündü. Bu bile, 50 yıllık ömrümde ilk kez böyle görüntülerle karşılaşmama yetmişti. Yanımda sadece cep telefonum olduğundan ilk görüntülerimi onunla çektim.

Ertesi gün fotoğraf çekip yaşananları belgelemek adına apar topar Kızılay Meydanı’na indim. O gün yaşadıklarım kendimi rüya âleminde gibi hissetmeme sebep oldu.
Her şey sürreal bir dünyada geçen, dünyayı istila filmlerindeki sahneleri andırıyordu. Kızılay ve Konur Sokak’ta yaşananlar inanılır gibi değildi. Her yer gaza boğulmuştu. Yerlerde kıvranan gencecik insanlar, arkadaşlarını kucaklamış oradan uzaklaştırmaya çalışanlar, bayılanlara ilk müdahaleyi gerçekleştirmeye çalışan genç doktor adayları, duvarlara yazı yazanlar, ellerindeki sapanlarla polis barikatına doğru taş atanlar, polis barikatlarından halkın üzerine doğrudan atılan gaz bombaları, yollarda devrilmiş arabalar, yakılmış reklam panoları, kırılmış dükkan vitrinleri, birbirlerinin gözüne süt sıkmaya çalışan insanlar, göbekteki elektrik direğinin etrafına toplanmış ellerindeki taşlarla dünyada ilk kez duyduğum bir sesin çıkmasına sebep olanlar, camları kırılmış üzerine yazılar yazılmış banka vitrinleri vb. görüntülerle doluydu. Bu yazdıklarımın tümünü fotoğraflarımla unutulmaz kılmak istedim.
Ankara’da dikkatimi çeken şeylerden birisi olaylar sırasında çok az insanın fotoğraf çektiğini görmek oldu.
O yüzden kendime tüm süreci belgelemek gibi bir misyon edindim. Ben sonuçta bir fotojurnalist değildim.
İlk kez bu tarz bir çekim deneyimi yaşamaya başladım. İşte tam bu noktada kendimden korktuğumu hatırlıyorum. İçimden bir ses daha ileri gitmem gerektiğini sürekli söylüyordu.

Şimdilerde bunu, bir nevi derinlik sarhoşluğu diye değerlendiriyorum. Daha yakından derken en öndeki direnişçilerle yanyana olduğumu hemen 10-15 metre ötemde olan polislerin attığı fişeklerin vızıldayarak yanımdan geçmesiyle farkettim. Hemen kendimi telkin ederek bunun sonunun olmadığını söyledim.
Daha tehlikesiz ama yaşananları çekebileceğim açılar aramaya başladım. Akşama doğru eve döndüğümde direniş tüm sıcaklığıyla sürmeye devam ediyordu. Yaşananları sosyal medya kanalıyla paylaşmak için hemen bilgisayarın başına oturdum. O günlerde basın, görevini yapmadığından benim gibi bir çok fotoğrafçı dost sosyal medya aracılığıyla gazeteci kimliğine bürünmüştü. Sonradan adı “yurttaş haberciliği” oldu bu girişimin. Bunu yaparken de dürüstlüğüne ve fotoğrafçı vizyonuna inandığım kişilerin fotoğraflarını, videolarını paylaştım.
Ankara sürecinde yaşananları belgelediğim fotoğraflarımı aceleyle sosyal medyada paylaştım. Tek düşündüğüm o dönemde medyanın yapmadığını yapmaktı. Kendime, verilmeyen haberi vermek, görülmeyenleri göstermek gibi bir görev edinmiştim. O sıcaklıkla yıllardır savunduğum etik, özlük hakları vb. şeyleri düşünemez olmuştum.
Gelen bir mail kendime gelip yaşananları sindirmeme ve sakinleşmeme yetti, “sayfanızda paylaştığınız fotoğraflarda yüzlerimizin gözükmesi bizi açıkçası çok tedirgin etti. Eğer paylaşımınızı silerseniz bize iyilik yapmış olursunuz” diyordu. Hemen anında kaldırdım ve bir özür mesajı da ben attım karşı tarafa.

Çanakkale sürecinde ise yaşananları tam bir belgeleme mantığıyla gün gün çektim, dosyaladım. Fakat yaşananları hiç bir zaman kişilerin kendi rızası olmadan paylaşmadım.

İstanbul’da olduğum zamanların ise olayların o ilk şiddetinin geçtiği, artık insanların yaşananları sorguladığı bir döneme denk geldiğinden giriş kısmında bahsetmiştim. Forumlar dönemi yaşanıyordu ve artık insanlar aklı selim hareket ediyordu. Çok önemliydi. Ben bir hafta süresince her gece Abbasağa Parkı’ndaki forumları fotoğrafladım.

Tüm bu yukarıdaki açıklamaları kendi açımdan yaşadıklarımı aktarabilmek için anlattım. Sonrasında olaylar sıcaklığını yitirmeye ve yaşananlar sorgulanmaya başladı. Türkiye ve fotoğrafçılar çok önemli deneyimler yaşadı. Bugünlerden o günlere dönüp baktığımda Türk fotoğrafında çok büyük tecrübeler yaşandığını ve bu durumun çok olumlu getirilerinin olduğunu gözlemliyorum. Ancak yaşananları sorgulayanların –asıl bu konuda çalışma yapması gereken akademik ortamdakilerin değil de zaten var olan bir kaç kişiden ibaret olduğunu görmek elbette üzücü.

Bu süreçte (benim bildiğim) “Gezi ve Fotoğraf” üzerine “Galata Fotoğrafhanesi” dışında sonradan forum düzenleyen bir kurum veya kuruluş olmadı. Olduysa da bir elin parmaklarını geçmeyeceği kanısındayım.
Yine “Galata Fotoğrafhanesi” tarafından toparlanan ve benim de içinde 3 fotoğrafımla yer aldığım “Gezi Tanıklığı” isimli bir kitap ve sevgili Özcan Yurdalan’ın –bence tam da kendisine yakışan bir biçimde hemen işleyip piyasaya çıkardığı- “Bir İsyanı Fotoğraflamak” kitabı bugüne kadar yapılmış en doğru çalışmalar olarak aklımda kalanlar. Ayrıca belge anlamında en büyük kaydın yine Galata Fotoğrafhanesi tarafından gerçekleştirilen internet üzerinden erişilebilen www.taksimdenelinicek.org sitesinden izleyebileceğiniz fotoğraflarla
yapıldığını söylemeliyim. Elbette bir çok Gezi Direnişi temalı fotoğraf kitabı çıktı piyasaya.

Ancak gördüklerimin hepsi bir nevi güzelin peşindeki yaygın fotoğraf anlayışıyla ikon fotoğraflara yer veren, bir nevi kahraman fotoğrafçılar edebiyatı yapmaktan öteye geçmedi. Bu süreçte büyük bir fırsatı kaçırdık. Fotoğraf camiamız aklı başında, ayağı yere basan hikâyeler yakalayamadı. Daha çok okullu ve fotoğrafı dünya görüşleri çerçevesinde çekmeye çalışan, entelektüel birikimi yüksek fotoğrafçılar dikkate değer çalışmalar yapabildiler.

İlk aklıma gelen Türkiye’nin uzun zamandır bildiğimiz anlamda ajans kavramına uyan “Nar Photos” fotoğraf ajansı… İçerisinde barındırdığı, eğitimli, çalışkan, mütevazı ve entelektüel birikimi yüksek fotoğrafçıları Gezi süresince tecrübelerini değerlendirip kendilerini daha da yukarıya çektiler. Ulusal sosyal medya da her gün yaptıkları düzenli ve metinle desteklenmiş paylaşımlarıyla yurtdışının da dikkatini çekerek sağlam işlere imza attılar. Bu geleneğin takipçisi “Agence le Journal”, “We Photos Agency”, “Mahsen Photos” hemen aklıma gelenler… Bunlar bugün de Gezi süresince kazandıkları deneyimler ve o süreçte geliştirdikleri kontaklarıyla uluslararası işlere imza atmaya devam ediyorlar. Gezi Direnişi ardından biriktirdikleri tecrübelerini Rojova ve Kobane olayları sırasında da sergilediler ve uluslararası ajansların dikkatlerini çektiler. Kişisel olarak ise Gezi süreci boyunca fotoğraflarını tereddütsüz paylaştığım birçok eski arkadaşımın yanı sıra genç arkadaşlar da tanıdım.

Bunlardan Nazım Serhat Fırat, Yasin Akgül, Çağdaş Erdoğan, Adnan Onur Acar, Barbaros Kayan ilk aklıma gelenler… Bu arkadaşların bir çoğu hikâye anlatımcılığı diyebileceğimiz foto-essay tarzında çalışmayı benimsediler. Bir çoğu bu zaman zarfında Galata Fotoğrafhanesi’nde şekillendiler. Bunu açıkca söylemekten çekinmeyeceğim. Günümüzde neredeyse tek başına dokümanter fotoğrafa yer veren okul özel de olsa “Galata Fotoğrafhanesi”. “Fotoğraf Vakfı’nın kuruluşu’nun 10. Yılı Etkinlikleri” kapsamında düzenledikleri “Belgesel Fotoğraf Günleri”nde hemen Gezi Süreci ve Rojova, Kobane olayları ardından yapılan çalışmaları izleme, fotoğraflar ve projeler üzerine konuşma fırsatı yakaladık.

Ondan öncesinde yine Galata Fotoğrafhanesi’nin düzenlediği “Gezi Direnişi Süresince Belgesel Fotoğraf Üzerine” içerikli toplantı belki de süreci fotoğrafçılar ve deneyimlerini paylaştıkları tek toplantı olmayı hâlâ sürdürüyor.
Bu toplantı da dikkatimi çeken üniversite çevresinden neredeyse hiç bir akademisyenin yer almaması oldu.
Oysa çok önemli konular ve akademik konular konuşuldu.

-Çatışma ortamında çalışma pratiği,
-Editöryel süreç
-Bilginin doğruluğunun sağlanması ve dağıtımı
-Yurttaş haberciliği,
-Sosyal ağlar olmasaydı fotoğraflar nasıl yayılırdı?
-Çekilen fotoğraflar yeterince değerlendirildi mi?
-Görüntü kirliliği,
-Fotoğraf ve Etik,
-Sarı basın kartının sansür olarak kullanılması,
-Tehlikeli ortamlarda fotoğraf çeken fotoğrafçılara deneyimli fotoğrafçıların deneyimlerini aktarması,
-Fotoğrafçıların hakları,
-Fotoğraf ve medya kullanımı,
-Direnişi fotoğraflarken belgeleme kısmını da göz ardı etmemek

gibi bir çok konuyu tartışma imkanı yakaladık.

Sonuç olarak:
Gezi Direnişi süreci biz fotoğrafçılara inanılmaz deneyimler yaşattı. Bunlar üzerine düşünen ve süreç boyunca yaşadıklarından deneyimler çıkaran bunları önce kendi bünyesinde sorgulayabilen fotoğrafçıların gelecekteki işlerinde de kullanabileceği müthiş deneyimler kazandığını düşünüyorum. Bu süreçteki tartışmayı kişisel hırslardan ve şöhret mantığından sıyrılan ve gerçekten yaşananlardan bir hikâye çıkarmayı başarabilen, doğru haberin peşinde olan ve sadece estetik üzerine kafa yormak yerine onu bilgiyle, doğru haberle harmanlamayı beceren fotoğrafçıların kalıcı işler yapabileceğine inanıyorum. Bu geçmişte de böyleydi, bugünde böyle. “Magnum” gibi bir ajans ve oradaki dünya çapındaki serbest (freelance) fotoğrafçıların yaptıkları ortadayken insanı ve entelektüel kişilikleriyle başardıklarını bugün derli toplu bir şekilde önümüzde buluyorken başka nereden referans alınır ki? Ancak üzerine konulur.

Bu yazıyı yazdığım şu sıralarda ise Türkiye’de ilk kez düzenlenen “Antalya Basın Fotoğrafçılığı Günleri” toplantısından da güzel sesler geldiğini duymak hoş. Gezi Direnişi süreci ve sonrasında bölgemizde yaşananların dünya tarafından yakından izlendiğini bilmekle birlikte bu süreçten başarı gösteren fotoğrafçı arkadaşlarımızın kazandığı prestijlerini de korumalarını candan diliyorum. Bu da süreci ve yaşananları sorgulamaktan geçiyor.
Bu konuda konuşulacak o kadar çok şey var ki, bana verilen satırlarla bunu gerçekleştirmem çok zor.
Dolayısıyla ilk aklıma gelenleri paylaştığım bu yazı da akademik bir bakış yerine daha sıcak ve kendi tanıklıklarım üzerinden bir şeyler karalamaya çalıştım. “Gezi Direnişi” üzerine düşündüklerimi 12 Eylül sürecinden daha fazla kayıt bıraktığımızı söyleyerek bitirmek istiyorum.

Aykan ÖZENER
Fotoğrafçı/Akademisyen